Hep Bir Adım Geride

27 Şubat 2026Yaklaşık 59 dakikalık okuma

Açık ayakkabı dolabına boş boş bakıyor, içinden konuşmaya devam ediyordu. “Neden?” dedi, doğrudan kendini muhatap alarak, “Nedenmiş? Neden?!” Cemal’in kendisine baktığından habersiz, kavgasının bir ucundan diğer ucuna yürürken en parlak ayakkabısına doğru uzandı. Cemal o kavgadan habersiz elindeki çayından bir yudum alıp koltuğa oturdu. Her zaman aynı yere oturduğu için artık şekil almış koltuktan hoşnutsuz bir ses çıktı. İkisi de aldırış etmemişti.

“Keşke sorsaydım, keşke öğrenseydim, keşke farkında olsaydım o zamanlar. Nasıl bu kadar salak bir çocukmuşum ben? Herkes benim salaklığımı görmüştür, ben hariç.”

Ayakkabıları elinde kapıya doğru yönelirken “Ben çıkıyorum!” diye seslendi içeri. Cemal tepki vermedi, rengi maviden yeşile çalmış, sünmüş kazağının kollarını biraz sıvadı, çayını tekrar eline aldı ve televizyon kumandasına bakınmaya başladı. Muhsine zaten hiç geri dönüp bakmadığı ve bir cevap da beklemediği için bu seslenişe cevap kapının açılma ve kapanma sesleri oldu.

Muhsine çok alışkındı o ritmik ve birbirine eşlik eden seslere, açıl - kapan. Açıl ve kapan.

Sabah erken saatte açıl-kapan, babası namaza giderdi. Biraz daha sonra açıl-kapan annesi bakkala çıkardı. Yarım saat sonra açıl-kapan, annesi bakkaldan gelirdi. Bir açıl-kapan daha, babası namazdan dönerdi. Sonra akşama kadar başka açıl-kapan yok. Muhsine yatağında uzanır, açıl-kapanları sayar, rahat ederdi. Bu sıralı açıl-kapanlar ve kapıdan gelen ritmik sesler onun için günlük yaşamını düzenleyen bir saatin sesli uyarıları gibiydi. Bir keresinde bir dost meclisinde konuşulurken duymuştu, orada konuşanlardan birisi eski tip duvar saatinin tik takları olmadan uyuyamadığını, seyahatlerinde mutlaka yanında götürdüğünü söylemişti de millet hep birlikte şaşırmıştı.

Cemal’le ilişkili hiç açıl-kapan yoktu. Evliliklerinin başında başka bir semtte yaşamaya başlamışlar, ancak annesinin hastalanması nedeniyle yakına gelmek istemişler, baba evinin alt katı boşalınca da hemen oraya taşınmışlardı. Sonradan annesi iyileşmiş olsa da artık yerleşmişlerdi. Zamanla Cemal dışarı çıkmaz olunca, alt katı satın alıp iki katın hollerini birbirlerine bağlayan bir merdiven yaptırmışlar, alt katın kapısını kilitleyip giriş-çıkış için sadece üst katı kullanmaya başlamışlardı. Bu simbiyotik yaşama zamanla o kadar alışmışlardı ki, iki ayrı evin her şeyi artık birlikte yürütülüyordu. Postacılar, kargocular, sayaç okuyucuları, kuryeler… Herkes alışmıştı bu düzene. Yemekler ortak yapılıyor, çamaşırlar ortak yıkanıyor, çaylar kahveler birlikte içiliyor, ev birlikte temizleniyordu.

Cemal’le ilgili hiç açıl-kapan yoktu. Fatih’de sıradan bir devlet lisesinden zar zor mezun olacağı anlaşılınca, babası okuması ile ilgili hayallerinden vazgeçip bir an evvel iş sahibi olsun istemişti. Kıyamadağı biricik oğlunu bu saatten sonra sanayi köşelerinde yağ, kir içinde ezdirmek yerine daha temiz, saygın bir iş düşünürken, kayınbiraderinin kahveden arkadaşı Sami Bey’in damadının komşusu noter beyin ofiste çalışacak eli yüzü düzgün, güvenilir, çalışkan bir personel aradığını öğrendi. Ee, Cemal’den daha iyisini mi bulacaklardı, hemen bir toplantı ayarlandı, önde Sami Bey ve damadı, arkada babası ve Cemal, hep beraber iş görüşmesine gittiler. Noter bey mümkünse üniversite veya yüksekokul mezunu, mümkünse mevzuata hakim, daktilo kullanan, yeni çıkan bilgisayarlara da aşina, belki yabancı dil bilen birilerine bakıyordu ama daha liseden mezun olmamış, evden okula okuldan eve bir kısır döngünün içinde büyümüş, mevzuat kelimesini yardım alsa da yazamayacak Cemal, arkadaşı ve arkadaşının eniştesi ile karşısında oturuyordu. İsteme istemeye de olsa Cemal’e bir şans vermeyi kabul etti, nasıl olsa beceremezdi ve birkaç ay sonra kibarca gönderirdi. Ama işler öyle gitmedi, iki hafta içinde ofiste işlerin nasıl yürüdüğünü kavrayan Cemal işi çok sevdi, gündüzleri sabahtan okula, öğleden sonra notere, akşam ek derslere gitmeye başlayan babasının biricik oğlu, bırakın liseden mezun olmayı, üniversite sınavlarına bile hazırlanıyordu. Sonra olmayacak bir şey oldu ve Cemal İstanbul Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulunu kazandı. Noter bey de bir güzellik yapıp Cemal’in yarı zamanlı çalışmasına izin verdi. Böylece toplam iki yıl dört aydan sonra Cemal yeminli bir noter katibi oldu.

Muhsine ile Cemal aynı noterde birlikte çalışırken tanıştılar, Muhsine Cemal’den dört yaş büyüktü ve noterde kıdemli bir katipti. Noter beyle ailesi yakın oldukları için de sanki noterin kızı gibiydi. Cemal notere ilk geldiğinde Muhsine düğün hazırlıkları yapıyor, çeyiz tamamlıyor, gelinlik deniyor, düğün yeri beğeniyordu. O zamanki müstakbel eşi her akşam çıkışa gelir, birlikte hazırlıklarla ilgilenirler, sonra müstakbel eşi Muhsine’yi evine bırakırdı. Cemal okuldan mezun olup resmi olarak katipliğe adım atarken Muhsine boşanma hazırlıkları yapıyor, avukatla konuşuyor, annesi ile dertleşiyor, mahkeme gününü bekliyordu. O zamanki eşi arada bir uğrar, sinirli sinirli bir şeyler konuşur giderdi.

Muhsine boşandıktan bir sene sonra, noter bey ve Muhsine’nin babası, Muhsine’nin geleceğini konuşurlarken, noter bey Cemal’i Muhsine’ye yakıştırmıştı. Evlenmiş boşanmış kadını, daha hiç evlenmemiş, hem de 4 yaş küçük Cemal ister miydi ki? Noter bey uygun bir dille konuyu Cemal’in babasına açtı, babası Cemal’le konuştu ve bir Haziran akşamı hep birlikte istemeye gittiler. Söz kesildi, nişan yapıldı, düğün oldu ve hemen ardından sanki görevini tamamlamayı bekliyormuş gibi Cemal’in babası öldü. Cemal, konu komşu, eş, dost, akraba hep birlikte son yolculuğuna uğurladılar Cemal’in babasını, dönerken Cemal’in annesi fenalaştı, aynı günün gecesi hastanede öldü. Ertesi gün hep beraber taze mezarın yanına yeni bir mezar kazıp eşinin yanına gömdüler onu da.

Yeni evliler düğün şenliğinden ölüm yasına geçtiler, bir süre taziyeler kabul edildi, bir süre sessizliğe büründüler, tabii, ölenle ölünmedi ve hayat devam etti. Hayat devam etti ama Cemal edemedi. Cemal artık bırakın işe gitmeyi, kapıdan dışarı çıkmıyordu. İlk zamanlarda Muhsine bunu yasına, acısına yordu, sonraları üzüntüsünden sandı, sonra sonra Cemal’in artık Cemal olmadığını anladı. Aradan geçen on yıldan sonra da kanıksadı.

Cemal’le ilgili hiç açıl-kapan yoktu, o yüzden Muhsine Cemal’le ilgili başka sesleri biliyordu. Mesela bilgisayar klavyesinden çıkan tıkır tıkır sesleri, seslerin yoğunluğuna ve ritmine göre yazdığı şeyi beğenip beğenmediğini biliyordu. Eğer hızlı hızlı tıkırdıyorsa, sevmediği bir konuda yazıyor, üstünkörü çalışıyor, bir an evvel bitsin istiyordu.

Anne ve babası öldükten sonra evden çıkmaz olan Cemal’e, birkaç yıl sonra oyalansın diye bir bilgisayar almıştı Muhsine. Gel zaman git zaman Cemal İngilizce öğrendi, önceleri kitaplar ve bilgisayar diskleri, sonraları cd - dvd kaynaklar derken, bayağı ilerledi. Muhsine konuştuğunu pek duymazdı ama iyi olduğunu altyazı kullanmadan filmler izlediğini görünce anlamıştı. Yayıncı bir noter müşterisi tanıdıkları aracılığıyla bir tercüme işi aldı eşinden habersiz, nasıl olsa yapabileceklerini düşünerek, deneme amaçlı. İki hafta gibi yeter de artar bir süre de alınca keyfi yerinde, geldi anlattı işi Cemal’e. İki hafta süre verildiği için en kötü ihtimal başka birisine çevirtir, rezil olmazdı. Cemal on iki sayfalık İngilizce metni Muhsine yemeği hazırlayana kadar çevirince, Muhsine yel yepelek dışarı çıkıp işi teslim etmek ve sonucu görmek istedi. Beklenen cevap ertesi gün geldi, işin sahibi kişi hem teşekkürlerini hem de işin karşılığı ücreti bizzat notere kadar gelerek iletti. Böylece Cemal artık evden çalışan bir tercüman olmuştu. Çok büyük ve sürekli iş yoktu ama maddi olarak akmasa da damlıyor, manevi olarak da Cemal bir işin ucundan tutuyordu.

Cemal sevdiği bir konuda çeviri yapıyorsa klavyesi yavaş yavaş tıkırdıyor, kelimelerini özenle seçiyor, cümleleri sabırla kuruyordu.

Muhsine Cemal’le ilgili başka sesleri biliyordu ya, mesela Cemal mola verdiğinde çay kaşığı tıngırdardı. Bu demekti ki Cemal düşünüyor, Cemal işe ara verdi. Sabah kahvaltısı ile altı yanan çaydanlık düzenli olarak kaynar, çay bittikçe yeniden demlenir, bir düzineye yakın bardak çay içerdi Cemal. Şeker kullanmazdı ama çayını karıştırmayı severdi, evdeki herkes huyunu bildiği için çayın yanında çay kaşığı da götürürdü. Ara ara işinden kafasını kaldırır, çay tabağındaki kaşığı alır, çayını tıngır tıngır karıştırır, bazen içer, bazen içmezdi. Soğuk çay dökülür, sıcak çay doldurulur, bu esnada kaşık da yıkanarak yeniden kullanılırdı. Eğer çay içiyor ama kaşık kullanmıyorsa çalışmıyor demekti. Muhsine çay kaşığının sesini dinler, mutfaktaki bulaşıklıkta çay kaşıklarını izler, ona göre Cemal’i tahmin ederdi.

Cemal eğer tuvalette yüksek sesle sümkürerek temizleniyorsa uykusu gelmiş, yatacak; salondaki yemek masasına geçmiş öksürüyorsa acıkmış, yemek yiyecek; terliklerini sürükleyerek salonda yürüyorsa tuvalete gidiyordu. Muhsine ezberlemişti artık, Cemal’le ilgili hiç açıl-kapan yoktu ama başka sesler çoktu.

Kapıyı çekip çıktığında apartman görevlisi Hıdır Bey merdivenleri yıkıyordu. Ayakkabılarını ıslatmadan kısmen kurumuş yerlere basıp suların etraftan dolaştı, asansör kapısının önünde durdu.

“Yani gerçekten bende bir sorun var. Nasıl fark etmedim onca zaman? Kimse de bir şey söylemedi.”

Hıdır Bey önce göz ucuyla süzdü, sonra yerleri fırçalamayı bırakıp dik dik bakmaya başladı. Muhsine hala asansörün önünde dikiliyor, içinden konuşmaya devam ediyordu. “Neyi bekliyorsun Muhsine kızım?” diye sordu Hıdır Bey ama Muhsine duymadı. Hıdır Bey boğazını temizleyip kendisini duymazdan geldiğini düşündüğü Muhsine’ye bir anlamda bağırdı bu sefer;

  • Ne bekliyorsun kızım!

Sesi öyle yüksek çıktı ki, karşı komşularının kapı deliğinden baktığını hissetti Muhsine. “N’oldu Hıdır amca, niye bağırıyorsun?” diye telaş ve korkuyla karışık sordu. Karşı komşunun kapı deliğinden bakmaya devam ettiğini biliyordu. “Ben de yapmalıydım.” diye geçirdi içinden.

“Ben niye yapmadım ki?! O zaman böyle şeyler yaşanmazdı.
Niye yaşanmasın ya! Yaşanacağı vardı ki yaşandı.
Tamam, yaşanırdı yine ama benim haberim olurdu hiç değilse”

  • E kızım, asansörün önünde bekliyorsun düğmesine basmadan. Neyi bekliyorsun?
  • Bilmem, basmadım mı?
  • Basmadın.
  • Tamam Hıdır amca.
  • Tamam kızım.
  • Ben basayım mı?
  • Ha! Yok yok, ben bastım şimdi.

Utandığı için hafiften kızaran yanaklarını o kapı deliğinden görebilir miydi karşı komşu? Bazı akşamlar koltuğunun altında eve getirdiği dosyanın rengine kadar komşu sohbetlerinde anlatan değil miydi bu kadın?! Bu kadın değil miydi, Cemal’i hiç eve girip çıkarken görmüyor diye elaleme “İkinci kocayı da bıraktı daha iki sene olmadan” diye arkasından konuşan?! Sürekli kapıyı mı izliyordu? “Neyse” diye geçirdi içinden, “Belki de biraz algılarının açık olması iyidir, benimkiler değildi de ne oldu!”

Asansöre bindiğinde hala bunları düşünüyordu. Apartmanın iki cephesi arasında kot farkı olduğu için, herkes asansörle aşağı inerken, onların yukarı çıkması gerekiyordu. Sıfır yazan butona bastı.

“Bir insan her zaman mı başkalarından aşağıda olur! Hep geriye gidip tekrar çıkıyorum. Önce evlen; herkes gelişsin, büyüsün, aile olsun ama sen iki yılını harca, boşan elinde hiçbir şey olmasın. Tam düzlüğe çıkmışken tekrar evlen, birinci ayın dolmadan yas evine dön, kocan yürüyen bir ölüye dönsün, sen yine yıllarını hiçbir yere varmayan bir şey için heba et.”

Asansörün ışıkları söndü birden. Asansör durmuş ama inmemişti. Panikledi, eliyle önce asansör duvarlarını yokları, ardından cep telefonunu çıkartmaya çalıştı çantasından. Sonra kapı geldi aklına, uzanırken birden açıldı kapı, arkasında Hıdır Beyle karşılaştı yeniden, Hıdır Bey kapıyı açmış, tutuyordu Muhsine’nin dışarı çıkması için.

  • Kızım bütün gün seninle mi dolaşayım, kendine gel!
  • Olur Hıdır amca.

“Ne kadar kolay kendine gelmek, hemen, parmağını böyle bir şıplatıyorsun, hop, kendimdeyim. Sanki isteyerek yapıyorum.”

Hep aşağıdaydı Muhsine, hep bir adım geride. En azından öyle hissediyordu. Noterde defalarca cam kenarındaki, o muhteşem manzaralı, yazları ışıl ışıl, kışları sıcacık masayı istemiş ama alamamıştı. Önceleri başka bir katip kullanıyordu, kıdemlı olduğu için demişti. Sonra o gitti, bu sefer başka birisi oturtuldu oraya, erkek olduğu içindi. Tam o ayrılırken, yeni gözde Cemal üniversiteyi bitirip, tam zamanlı çalışmaya başladı, yeni gözde o olduğu için masa onda kaldı. Zaten Muhsine de masayla uğraşacak durumda değildi, kafası karışıktı. Hemen hemen bir ay kadar önce mahalle kasabına uğrayıp et almak istemiş ama kasap zaten eşinin sipariş verdiğini söylemişti. “Tamam” demişti, “tamam o zaman, gelirken getirir Bekir”. Nasılsa yarım saat sonra çıkmış olurdu işten. Muhsine eve gitmiş, Bekir’i beklemiş, Bekir eve eli boş gelmişti. Bütün masumiyeti ile eti sormuş, Bekir “Ne eti?” deyince saf saf kasabın söylediklerini anlatmıştı. Bekir yemek için et beklendiğini anlayınca, gidip alacağını söyleyerek evden çıkmış, iki dakika sonra kasapta kopan kıyamet bütün sokağı sallamış, Muhsine balkondan endişe içinde baka kalmıştı. Evde Bekir'in anlattığı kadarıyla Muhsine’yi kasaptan kıskandığı için uyarmış, aralarında kavga çıkmıştı. Muhsine bir daha o kasabın önünden isteyerek geçmedi, geçerse de o tarafa bakmadan koşar adım yürüdü. Hala kendi kendine söylenip duruyordu, “Keşke sorsaydım, keşke öğrenseydim.” Kasap niye yalan söylesindi? Sipariş vermemiş olsa neden sipariş verdi desindi? İki hafta sonra yıkayacağı pantolonun ceplerini kontrol ederken bir çiçekçiye ait fiş bulmuş, artık kafası tamamen karışmıştı. İşte bu karışıklıkta Celal masayı kapmış, Muhsine duruma uyanmamıştı.

Hep biraz eksik, hep biraz gerideydi Muhsine. Bekir artık işten geç çıkıyordu, ya mesaiye kalıyor, ya arkadaşları ile bir programa katılıyor yada akşam yemeğini yer yemez kahveye arkadaşları ile oyun oynamaya gidiyordu. Muhsine hep bekliyordu evde. Muhsine neyi bekliyor bilmiyordu, sadece bekliyordu. Kimbilir kafasındaki sorulara bir cevap bulurdu, kasabı anlar, çiçekçi fişini bilirdi.

Annesi aradı akşam, kızının nasıl olduğunu merak ediyordu ama o da iyi değildi. Neyseydi, yaşlılık hali, oluyordu böyle şeyler. Babası da dışarı çıkmamıştı bugün, evde yemeklik de bir şey yoktu, olanlarla idare edeceklerdi. Bekir neredeydi?

Bir şey diyemedi Muhsine, kendi de bilmiyordu, gerçekten Bekir neredeydi?

Kısa cevaplarla geçiştirdi annesini, telefonu kapatıp, hızlıca hazırlandı, sokağa çıktı. Kahveye gidecekti Bekir, oraya bakabilirdi ama kasabın önünden geçmesi gerekecekti. Olsundu. Apartmandan çıkıp sola döndü, sanki bir şey çalmış gibi hızlı adımlarla, ara ara arkasına bakarak ilerliyordu. Saçlarını yarım örten bir örtü almıştı, tanınmayacağını düşünüyordu. Sokağın ana caddeye bağlandığı köşede yavaşladı, biri sokağın bitiminde hemen sağda, diğeri biraz ileride solda, yolun karşısında iki kahve vardı gidebileceği. Hızlıca sola dönüp, karşı kaldırımdaki kahveyi yolun bu yakasından gözleyerek ilerledi. Kapının önünde oturan birkaç kişi dışında kahve boştu. Biraz ileri gidip karşıya geçti, bir kez de önünden geçerken göz ucuyla inceledi, içerisi boş görünüyordu. Karşı kaldırımda kaldı, evlerinin sokağının hizasına kadar devam ederek geri döndü, bu seferde sokağa göre sağda kalan kahveyi karşıdan inceledi, iki masada oturmuş insanlar bir şeyler oynuyor ya da konuşuyor gibilerdi. Karşı kaldırımdan devam edip ileriden karşıya geçti ve kahveyi bir de önünden geçerken inceledi, görünürde Bekir yoktu. Yeniden sokağa girdi ve eve doğru yürümeye başladı. Başka bir kahvede olabilirdi, yada eve dönmüş ve karşılaşmamış olabilirlerdi. Eve çıktı, merakla salona girdi, çevredeki eşyaları inceledi, bir iz aradı ama bulamadı. Tekrar çıkmaya karar verdi ama bu sefer salon lambasını söndürdü, eğer Bekir dönerse ışıkları açardı, o da aşağıdan görebilirdi. Ama nereye gidebilirdi? Tekrar sokağa çıktığında düşünmeden bir öncekinin tersi yöne yürümeye başladı, diğer caddeye doğru, “ters cadde” diyordu bu taraftakine, işe giderken terste kalıyor, hemen hemen hiç kullanmıyordu. Belki sokağın bu tarafında bir kahve vardı, yada ters cadde üzerinde bir tane, kim bilir. Sokağı bitirip eve geri döndü, kahve yoktu, ışıklar da yanmıyordu. Tekrar sokağa çıktı, ters caddeye doğru aynı yolu tekrar yürüdü, ters caddede sol tarafı inceledi, kahve bulamadı, eve geri döndü, ışıklar yanmıyordu. Ters caddenin sağ tarafını inceledi, kahve bulamadı, eve geri döndü. Işıklar yanmıyordu ama geç olmuştu. Yukarı çıkıp üzerini değiştirdi, tüm akşam beklemiş gibi televizyonu açıp bir şeyler izlemeye başladı. Kısa süre sonra kapıdan gelen anahtar sesini duydu, titriyordu. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Bekir çok yorgun bir yüzle girdi içeriye, Muhsine'ye bakmıyordu. Koltuğa yıkıldı. “Hoşgeldin” dedi Muhsine, sesindeki heyecanı gizlemeye çalışıyordu. “Ne yaptın, neredeydin?” “Hiç,” dedi Bekir,” köşedeki kahvede oyun oynadık arkadaşlarla.”

Muhsine sustu.

Ne kadar kolay kendine gelmek, kapı otomatının sesiyle birden kendine geliverdi, apartman kapısının önünde bekliyordu öylece, Hıdır Bey gelmiş, otomata basmıştı. Hıdır Bey çok şey anlatan bir yüz ifadesiyle uzanıp demir kapıya asıldı, Muhsine mahcup bir ifadeyle başıyla selamladı Hıdır Beyi, ardından açık kapıdan dışarıya süzüldü hızla.

Noter, yeni binasına taşındığından beri Muhsine servisle gidiyordu. Beyaz bir ticari araç geliyor, iyi giyimli, orta yaşlı, hiç konuşmayan bir şoför Muhsine’yi apartmanın önünden alıp, notere bırakıyor; akşamları iş çıkışında da gerisin geri getirip apartmanın önünde bırakıyordu. Her şey üst üste gelmişti, annesinin hastalanması, annesinin alt katına taşınmaları, noterin taşınması, servisle gitmeye başlamak, bunların hepsi aynı döneme denk gelmişti. Noter binasının taşınması dışında pek bir sorunu yoktu. Annesine yardımcı olmak için Cemal’le birlikte buraya gelmeleri bir yandan kendisine de iyi gelmişti, çünkü Cemal çok da sosyal, konuşkan biri sayılmazdı. Pek dışarı çıkmadıkları gibi, evde de pek zaman geçirmezlerdi. Cemal’in zor günleri atlatması, geçirdiği değişim, Muhsine’yi yalnızlaştırmış, annesinin ve babasının yanına taşınmak biraz huzur vermişti. En azından kendisini çok yalnız hissetmiyordu. Annesinin düzelip, ev işlerindeki büyük yükü de üzerinden almış olması da cabasıydı tabii. Alt-üst iki yarı ev olmalarına rağmen, bir ev gibi geçiniyorlardı.

Muhsine’ye göre bu dönemki en kötü değişim, noterin taşınması olmuştu. Noter bey işleri büyüttüğü için daha büyük bir yere ihtiyaç duyulmuş; yeni bina, yeni çalışanlar, yeni bir ofis, hepsi bu ihtiyacı gidermek için kurulmuştu. Ancak evinde yalnızlıktan kurtulan Muhsine, artık burada bir yalnızlık çekiyordu. Çünkü yeni işyerinde eski çalışanlardan hiçbirisi yoktu. Tamamen yeni bir ofis verilmişti kendisine, istediği cam kenarı yazları ışıl ışıl, kışları sıcacık masayı artık almıştı almasına ama bir sürü yeni insanla birlikte çalışmaya başlamıştı. O kadar işi de olmuyordu artık, terfi etmişti, müşteriler ile yüzyüze gelmiyor, sadece kendisine getirilen evrakları imzalayıp kaşeliyordu. Artık makam sahibi olduğu için yemekleri de odasına getiriliyor, akşamları da servis ile tekrar eve dönüyordu.

Servis şoförü, her zaman olduğu gibi, yoldan gözünü ayırmadan, sükunetini bozmadan, ağır ağır her zamanki yollardan notere doğru gidiyordu. Kırmızı ışıklarda yavaşlarken hafif öne doğru sallanıyor, kalkış için vitesi geçirirken öne doğru eğiliyordu. “Sanırım biraz kısa” diye düşündü. “Vitese yetişmek için ileri doğru eğiliyor. Ya koltuğunu çok geri çekmişse? Ayakları uzunsa?” Şoför koltuğu ile ön yolcu koltuğunun hizalarını kıyaslamaya çalıştı ama oturduğu yerden pek emin olamadı. Öne doğru eğilip yolcu koltuğunun ucundan şoför koltuğunun hizasını tekrar kontrol etti, bir yandan da sanki silahla nişan alıyormuş gibi “Gez, göz, arpacık!” diyerek gülümsüyordu. Doğrulurken şoför ile göz göze geldi, servis şoförünün dikkatini çekmiş, onca zamandır bir kere konuşmadıkları adamla şimdi göz göze gelmişlerdi, hem de Muhsine küçük bir çocuk gibi koltuk hizası kıyaslarken. Yanaklarının yandığını hissediyordu. Şoför bir şey demeden önüne döndü. Yol boyu ara ara aynadan Muhsine’yi kontrol ediyordu.

O akşam Muhsine sustuğunda Bekir de bu şekilde bakar olmuştu Muhsine’ye. Neden durup dururken nerede olduğunu sormuştu? Bir şey mi olmuştu?

Bekir bir-iki akşam düzenli bir şekilde eve geldi, akşam yemeklerini yedi, Muhsine ile oturdu, çay içti uyudu. Oysa Muhsine her gece düşünüyordu; nereye gidiyordu Bekir? Neredeydi o gece? Neden Muhsine tam olarak bilmiyordu?

Aradan biraz zaman geçince, evde işler sakinleşti gibi göründü Bekir’e. Bir süre daha temkinli davrandıktan sonra, Muhsine’den emin olup kendi rutinine döndü. Muhsine de ses etmedi bir zaman. Bekir işten eve geç geliyor, gündüz arayıp mutlaka işle ilgili bir şeyler anlatıyor, bir engel çıktığını, yemeğe gelemeyeceğini söylüyordu. Muhsine Bekir’in iş yerine gitmeye veya orayı aramaya çekiniyordu, ama bir akşam Bekir zamanında eve gelip yemekten sonra kahveye gideceğini söyleyince, Muhsine aradığı fırsatı yakalamış oldu. Bekir eve gelmeden hazırlıklarını yaptı, Bekir evden çıkar çıkmaz, arkasından indi, önce ters caddeye doğru ardından caddede şehir merkezi yönüne yürüdüler. Bekir ağır adımlarla ilerliyor, Muhsine arkada hem kendisini çevreye belli etmemeye hem de heyecandan altına kaçırmamaya çalışıyordu. On dakikalık bir yürüyüşün ardından Bekir bir sokağa döndü, biraz sonra da Muhsine. Ancak Bekir sokakta yoktu. Daha en fazla on saniye olmuştu, sokağın içinde biraz ilerledi, bakındı ama ne Bekir’den bir iz bulabildi ne de dönebileceği bir sokağa denk geldi, o kadar kısa süre içinde bu kadar uzağa da gelemezdi. Demek ki, sokağın başındaki evlerden birisine girmişti.

Muhsine gözleriyle görmek istiyordu.

Geri döndü, caddeye çıktı. Nerede bekleyebilirdi? Yakalanmadan nerede bekleyebilirdi? Ya caddeye çıkmaz, sokağın diğer ucundan giderse Bekir? Beklerken sokağı da görebilmeliydi.

Caddenin karşısına geçti, sokağı görebilecek şekilde beklemeye başladı kaldırımda. Bir süre sonra hava karardıkça endişelenmeye başladı, ya göremezse, ya eve giderse Bekir? Tüm dikkatiyle sokaktaki her hareketi inceliyordu ama saatler geçtikçe yorulmuştu. Sırtını arkasındaki duvara yaslayıp yere çömeldi, oturmuyordu ama en azından bütün yük bacaklarına binmiyordu. Kaldırımdan geçenler arada bakıyor ama kimse onunla ilgilenmiyordu.

“Soğukta burada oturup saatlerce dilenenler var, nasıl yapıyorlar? Ben bir saat ancak dayanabildim. Neyi atladım? Gitti mi acaba?”
Hızla kalkıp tüm yolu bir nefeste geri döndü. Apartman önüne gelip evin ışıklarına baktı, ışıklar yanmıyordu. “Ya geldi ama ışıkları yakmadıysa?” Hemen yukarı çıktı, kapıyı sessizce açıp eve girdi. Kıyafetlerini çıkarttı, ayakkabılarını yerleştirdi, parmak uçlarında salona doğru ilerledi, kimse yoktu. Koridora çıkıp yatak odasına doğru sessizce süzüldü, kimse yoktu. Rahat bir nefes almıştı, geri dönüp çıkmayı düşünüyordu ki, kapıda anahtar sesini duydu, yatak odasının ışığını açıp tuvalete koştu.

Bekir salonun ışığını yakıp, ceplerini boşalttıktan sonra mutfağa geçerken, Muhsine de tuvaletten çıkıyordu, koridorda karşılaştılar. Muhsine soğuk bir “Hoş geldin” ile tepki verdi, Bekir yüzüne bile bakmayan bir “Merhaba” ile mutfağa girdi. Sonraki iki ay içinde evde edecekleri son kelimelerdi bunlar. Gündüz haberleşmeleri dışında, bundan sonra Muhsine Bekir’i, Bekir Muhsine’yi görmemek için her şeyi yaptı. Bekir kendinden çok emindi, Muhsine’de artık Bekir’den emin olmuştu. Geride duruyor, gözlemliyor, izin veriyordu.

Artık Muhsine için günlük yeni bir rutin oluşmuştu: Sabah evden notere gidiyor, öğlen yemeğini yerken akşamı planlıyor, Bekir’den haber bekliyor, Bekir’in eve gelip gelmeyeceğine bağlı olarak da akşamı planlıyordu. Her gün gelirken yanında mutlaka yedek bir kıyafet, başına örtebileceği bir örtü getiriyor, akşam yapacağı keşifte tanınmadan hareket etmeye özen gösteriyordu.Eğer Bekir eve gelecekse, ki artık haftanın büyük bir kısmında herhangi bir sebep sunmadan geç geleceğini söylüyor, hatta bazen hiç haber bile vermiyordu, yemeklik alışveriş yapıp eve gidiyor, yemekten sonra Bekir’in evden çıkmasının hemen ardından o da çıkıp onu takip ediyordu.
Eğer Bekir eve gelmeyecekse, ki artık çok nadir eve geliyordu, sonraki takiplerinde de aynı sokağa gittikleri için, doğrudan o gece Bekir’i kaybettiği sokağa gidiyor, caddede veya sokağın diğer ucunda nöbet tutuyor, bazen sokakta volta atıyordu.

Bekir’in eve gelişi ile ilgili iki senaryo vardı: Bekir -nadir de olsa- işten eve gelir, sonra çıkar veya Bekir eve gece belirli bir saatte döner. Muhsine artık kendini buna göre ayarlıyordu, her gün kafasında atacağı adımları planlıyor, sokaktaki evler hakkında nasıl bilgi toplayabileceğini düşünüyor, Bekir’i nasıl kaybettiğini çözmeye çalışıyordu. Muhsine kendini bu duruma öyle kaptırmıştı ki, etrafında olan bitenlerle artık ilgilenmiyor, iş yerinde bir ruh gibi geziniyordu. Yemeklerini yalnız yiyor, kimse ile molaya çıkmıyor, sohbetler etmiyor, oturduğu yerde ya uzaklara bakıyor, ya da ellerini bacaklarının arasına alıp avuç içlerini seyrediyordu. Ofistekiler yavaş yavaş hakkında konuşmaya başlamışlardı ama Muhsine bunları duyabilecek yada onları görebilecek durumda değildi. Öyle ki, Cemal okulu bitirdiğinde mesai sonrası kutlamak için pasta kesmişlerdi ama O, herkesin şaşkın bakışları altında hazırlanıp hiçbir şey demeden çıkmıştı.

Muhsine adanmıştı bir kere. Bekir’in nereye gittiğini, neden gittiğini mutlaka bulacaktı. Takiplere yeni başlamıştı ki, bütün cesaretini toplayıp her şeyin fitilini ateşleyen ilk olayın olduğu yere dönmeye karar verdi. O gün Bekir eve gelmeyecekti, ama Muhsine takip sokağına gitmek yerine dolmuştan eve yakın indi ve mahalle kasabına doğru yürüyüp içeri girdi. Kasap halihazırda bir müşterisi ile ilgileniyordu, paketi tarttı, ücretini söyledi, ödemeyi aldı, para üstünü verdi ve müşterisini yolculayıp, sırada bekleyen Muhsine’ye döndü. Her zaman etlere kullandığı kasap bıçağı saplanmış gibi bir acı hissetti göğsünde, kısacık. Ardından yanakları kızardı, elleri boşaldı, ne diyeceğini bilemiyordu. Muhsine söz girdi:

  • Abi bir şey sorabilir miyim sana?
  • ?
  • Abi?
  • Sor, sor yenge!..
  • Abi sen benim kocam Bekir’i tanıyorsun, değil mi?
  • Evet yenge?
  • Abi geçenlerde bir tartışma olmuş aranızda, hani ben senden et almaya geldim de, sen zaten Bekir’in sipariş verdiğini söylemiştin. Ne oldu abi o gün?

Kasap yutkunuyor, bir şeyler geveliyor, ama bi’türlü anlamlı bir cevap vermiyordu.

  • Abi, lütfen söyle, o gün Bekir et siparişi verdi mi?
  • Yok yenge, ne siparişi! Ben yanlış şey etmişim…

Olmayacaktı böyle, Muhsine durumu anlamış, o akşamki kavganın da Bekir’in dediği gibi kıskançlıktan çıkmadığını anlamıştı. “Bekir kasaba benimle konuştuğu için çıkışmış kesin” diye düşündü. Netti Muhsine, hemen aksattığı keşif görevi için sokağa geri döndü. Önce caddede karşı kaldırımdan, sokağı görecek şekilde bekledi biraz, sonra sokağa girip sokağın başındaki binalara bakarak ilerledi her zaman olduğu gibi. Sokakta top oynayan çocukların yüzleri tanıdık gelmeye başlamıştı artık. Beş - altı ev ileri gidip, geri dönmeye karar vermişti ki, sokağın başında tanıdık bir yüz gördü. Kayınvalidesi değil miydi o? Ne işi vardı ki burada? Hemen park etmiş araçların arasına girdi, elinde pazar torbasıyla kayınvalidesinin sokağın başındaki ikinci apartmanın kapısından içeri girişini izledi. Nefes alamıyordu, anlamıyordu, saklandığı yerden çıkamıyordu. “Nasıl?” dedi kendi kendine, “Nereye?”

Artık apartmanı belirlemişti, içindeki yükselen heyecanla gözleri yaşarıyor, nefesini kontrol etmekte zorluk çekiyordu. “Kim o?” diye seslendi saklandığı arabaların yanındaki bahçeden bir ses, korkudan orta yerinden çatlayacaktı neredeyse, saklandığı yerden fırladığı gibi, caddenin tersi yönünde koşarak uzaklaştı oradan. Arkasından açılan bahçe kapısının sesini duyabilmişti, açıl-kapan. Seslenen kişi dışarı çıkmıştı ama arkasından gelmiyordu. Muhsine suç işlerken yakalanmış gibi koşuyor, birilerinden kaçıyor gibi koşuyordu. Önce sesten irkilmiş, bu ani duygu yaşadığı heyecanla birlikte korkuya dönüşmüş ve panik halinde koşmasına sebep olmuştu. Biraz sonra korku yerini tekrar heyecan ve meraka bırakmıştı, bir yandan da bahçeden kendisine soruların soruyu düşünüyordu. Birkaç dakika anlamsızca koştuktan sonra yavaşladı, durdu ve nefesini topladı. “Kim o?” demişti bahçeden gelen ses, korkutarak değil, merakla. Sahiden kimdi O? Muhsine kimdi?

Artık Bekir’in ne zaman geleceğini bildiği gibi, nereye gittiğini de biliyordu. Acele etmesine gerek yoktu, ağır ama emin adımlarla eve döndü. Sıcak bir duş alıp, evde yalnız olmanın tadını çıkarmaya karar verdi. Hala bilinmeyen şeyler vardı ama onlar artık başka bir anın konusu olmuştu, şimdi biraz rahatlama zamanıydı. Yatak odasına gidip soyundu, havlulara sarınıp banyoya geçti, sıcak suyu sonuna kadar açtı. Biraz sonra tüm banyo buharla dolmuş, etrafı göremez olmuştu. Duş başlığını yukarı, yerine takıp sıcak bir yağmur altındaymış gibi yere oturdu, sırtını banyonun fayansına dayadı ve her şeyi bir kenara bırakıp gevşemeye başladı. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi, önce kapının sesini duydu, açıl-kapan, Bekir gelmişti, sonra içindeki heyecan yeniden açığa çıktı. Kaygıyla karışık bir heyecan, buharla kaplanmış bir banyo, kafasına hücum eden sorular, nefes alamıyor gibi hissetti kendini, hızla kurulanıp kendisini banyodan dışarı attı. Bekir mutfaktayken yatak odasına geçip giyindi, ıslak saçlarını havluya sarıp yatağa girdi va başını yorganın altına gömdü. Gün boyu Bekir’i düşünüyor, akşam Bekir’i arıyor ama şimdi Bekir’i görmek istemiyordu. Bekir onu görsün istemiyordu. Bekir’le göz göze gelmek, Bekir’le bir şey konuşmak istemiyordu.

Ertesi gün, her gün olduğu gibi, evden Bekir’den sonra çıktı. Postaneye kadar yürüdü, bir telefon kartı alıp annesini aradı. Müsaitse annesine gidecekti. Ardından noteri aradı, biraz rahatsız olduğunu, bugün gelemeyeceğini söyledi, yol kenarında biraz bekledikten sonra ilk dolmuşa atlayıp anne evine doğru yola çıktı. Doğduğu, büyüdüğü semti niye bırakıp buraya geldiğini bilmiyordu. Eğer kendi mahallesinde oturuyor olsaydı, bunların hiçbirisi yaşanmazdı. Sanki başka bir semtte değil, yabancı bir ülkede yaşıyor, uzun zamandır görmediği vatanına geri dönüyor gibiydi. Çok yalnız hissediyor, yalnızlığından kaynaklanan hüzünlü bir ağırlık, göğsünün tam içinde, kalbinin tam yanında ağırlık yapıyordu. Dolmuş yavaş yavaş ilerlerken çukurlardan, tümseklerden geçiyor, duraklarda duruyor, kalkıyor, göğsünün ortasındaki ağırlığı bazen kalbine, bazen ciğerlerine bazen midesine doğru bastırıyordu. Kalp krizi, nefes darlığı, kusma hissi, üçü nöbetleşe devralıyordu beynini. Daha fazla oturamayacaktı, “Müsait bir yerde!” diye seslendi, dolmuş ağır ağır durdu, açılan otomatik kapının arasından sürtüne sürtüne indi. Etrafına bakındı, kaldırıma oturdu. Ne oluyordu? Nasıl…

Muhsine’nin annesi Şerife Hanım henüz sabah çok erken bir saat olmasına rağmen kalkmış, sanki programlanmış bir işi varmış gibi dışarı çıkmaya hazır, salonda tek başına oturuyordu. Hava henüz aydınlanmamıştı. Evde olsaydı, birazdan Muhsine’nin kapısı açılır, tuvalete gider, gelir, kapısı tekrar kapanırdı. Az sonra Hakkı Efendi kalkar, yatak odasının kapısı açılır, Hakkı Efendi abdestini alır, giyinmek üzere tekrar yatak odasına dönerdi. Kapı tekrar açıldığında kalkardı Şerife Hanım. Kapılar açılır, insanlar rutinlerini yapar, kapılar kapanırdı. Şerife hanım kapıların seslerini dinleyerek takip ederdi evi: kapı açılır-kapanır, Hanife tuvalete gider; kapı açılır-kapanır, Hakkı efendi abdest alır; kapı açılır-kapanır, Hakkı Efendi namaza gider; sonra Şerife Hanım kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa girer, ya da eksik varsa almak için dışarı çıkar, kapı açılır, kapanır.

Şerife Hanım erkenden kalkmıştı bugün, sanki bir işi varmış gibi hazırlanmış, salonda kapıların açılıp kapanmasını bekliyordu. En son Hakkı Bey namazdan döndü, kahvaltı sofrası kaldırıldı, karı-koca salonda televizyon karşısındaki yerlerini almışlardı ki, telefon çaldı.

  • Alo?
  • Anne?
  • Kuzum!
  • Anne bugün evde misin? Sana geleceğim de…
  • Gel kuzum benim, evdeyiz, babanla televizyona bakıyoruz.
  • Tamam anne.

Şerife Hanım Hakkı Beye de haber verdi. Hakkı Bey çayını bitirdikten sonra, sessizce kalkıp önce mestini, mestinin üstüne ayakkabılarını geçirdi, Şerife Hanımdan ceketini aldı ve kızı ile karısına biraz mahremiyet vermek için evden ayrıldı. Şerife hanım kızı ile birlikte içebilmek için taze çay demledi, geçti salondaki yerini aldı. Yirmi, bilemedin otuz dakikalık bir yol için bir saate yakın bekledi. Çay artık bayatlar diye gidip kendisine bir bardak çay aldı, biraz daha bekledi. Çok zaman oldu, eli kulağındadır diye yeni çayı döküp, daha yeni çay demledi. Duvar saatinin tik takları birikiyor, güneş neredeyse tepeye çıkıyor, kızı gelmiyordu. Kalktı, öğlen yemeğini hazırlamak için mutfağa yöneldi, o sırada ev telefonu yeniden çaldı.

  • Şerife Hayrıbüyük?
  • Benim, buyurun?
  • Muhsine Cenk için arıyorum sizi, Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinden. Numaranızı kendisi verdi, sizi aramamızı istedi. Tanıyor musunuz?
  • Evet, evet. Kızım, ne oldu, bir şey mi oldu?
  • Endişe edecek bir şey yok, hastaneye gelebilir misiniz?
  • Gelirim kızım, gelirim tabii.

Şerife Hanım, bir parça boş kağıdın üstüne yazabildiği kadar “Gelecem” yazıp, salondaki aynanın önüne bıraktı, üstü dışarı çıkmaya zaten hazır olduğu için apar topar başını örtüp, üstünü tamamlayıp dışarı çıktı. Kısa boylu zayıf bir kadındı, hızlı yürüdüğü zamanlar bacakları hareket etmiyormuş gibi görünür, yavaş yürüdüğü zaman da vücudunun üst kısmını iki yana sallar, kollarını vücudunun iki yanında tutardı. Yoldan kayar gibi hızla ana caddeye indi, ilk gelen dolmuşu yakaladı. Parasını ödedikten sonra kapının yanındaki tutamaca sıkıca sarılarak, boş koltuklara rağmen, ayakta yol aldı. Sanki otursa dolmuş daha yavaş gidecek, ayakta olsa daha hızlı, kapıya yakın dursa daha da hızlı gidecek gibi geliyordu. İçinden sürekli dualar ediyor, kötü şeyleri aklına getirmemeye çalışıyordu. Millet Caddesi’nde ardı arkası kesilmeyen trafik ışıklarını sökmek, yol kenarında yolcu indirip-bindirmek için duraklayan, trafiği tek şeride indiren dolmuşları parçalamak, her durakta “inecek” düğmesine basan otobüs yolcularını tokatlamak istiyordu. Geç de olsa Haseki durağına geldi. Şimdi yaklaşık iki kilometre yokuş yukarı yürümeliydi. Dayanacak gücü kalmamıştı artık, yoldan geçen ilk taksiyi çevirip “Haseki” dedi. Taksici alışkın hareketlerle taksimetreyi açtı, biraz sonra ücretini alıp kapadı. Şerife Hanım hastanenin kalabalık kapısından zayıflığı ve kısalığı sayesinde çabucak geçiverdi. Ama nereye gidecekti. Kapının ardında bekleyen güvenlik gözüne ilişti, biraz da kendisini acındırarak kızı için çağrıldığını anlattı, güvenlik ilerideki koridoru işaret edip belli belirsiz “Acile sorun” dedi. Şerife Hanım kızına yaklaştıkça ağlamamak için daha fazla zorlanıyordu. Biraz iterek, biraz müsade isteyerek kalabalığı geçip hasta kabul bankosuna kadar ilerleyebildi.

  • Kızım, bakar mısın?
  • Buyurun?
  • Beni aradılar evden, kızımı buraya getirmişler?
  • Adı ne kızınızın?
  • Muhsine Cenk.

Memur biraz bakındıktan sonra, “İleride soldaki ikinci oda.” dedi.
Şerife Hanım odadan içeri girdiğinde, uzun bir odada yan yana perdelerle ayrılmış alanları gördü, etrafına anlam veremeden bakarken, bir hemşire imdadına yetişti:

  • Buyurun?
  • Kızıma bakıyorum, buradaymış.
  • Adı ne?

Nihayet hemşire Şerife Hanımı Muhsine’nin yanına götürdüğünde, Şerife hanım artık kendisini tutamamıştı, gözlerinden, dakikalardır önüne geçtiği yaşlar birer birer dökülüyor, evladının nesi olduğunu anlamak için bakmasına rağmen hiçbir şey göremiyordu. Başındaki örtünün uçları ile gözlerini sildi defalarca, perde ile kapatılmış yataktan dışarı çıkıp hemşireyi buldu yeniden. Ne olduğunu sorsa da tatmin edici bir cevap alamadı. Korkulacak bir durum yoktu, sakinleştirici vermişler, uyuyor, istirahat ediyordu. Birazdan kendine gelirdi. İlk getirildiğinde baygındı. Ama sonrasında kendindeydi, bilinci yerindeydi. Kan almışlardı, sonuçlar belli olunca doktor daha fazla bilgi verebilirdi. Pekiydi…

Şerife Hanım, hemşirenin yatağın yanına koyduğu sandalyede bir süre kızını izlemiş, neler olmuş olabileceği ile ilgili fikirler geliştirmişti. Muhsine biraz sonra gözlerini açtığında, annesi o kadar derinlerdeydi ki, kızının kendisine seslendiğini duymadı bile. Muhsine biraz kendini zorlayarak doğruldu ve o an annesi Şerife Hanım kendisine gelip kızının adını tekrarlamaya başladı. Anne kız bir süre sakinleşmek ve olayları anlamak için zaman harcadılar. Muhsine dolmuştan indiğini hatırlıyor ama sonrasını hatırlamıyordu; annesi ise hastaneye baygın geldiğini, sakinleştirildiğini ve yeni uyandığını biliyordu. Arası ikisinde de yoktu. Birazdan havadan sudan bir sohbete dalmışlardı ki, doktor geldi. Laboratuvar sonuçları normaldi, eğer hamile olmayı bekliyorsa tabii.

“Eğer hamile olmayı bekliyorduysanız, her şey normal.”

Doktorun sesi Muhsine’nin beyninde yankılanıyordu, “Hamile!.. Hamile!.. Muhsine!.. Hamile!..”
Şerife Hanım, kızının yüzündeki belirsizlik yüzünden, nasıl hissedeceğine karar veremiyordu bir türlü, sevinse miydi? Hakkı Bey? O ne diyecekti acaba? Hakkı bey ve Şerife Hanım bekliyor muydu bunu, istiyor muydu? O da ne saçma şeydi, sanki çocuk kendilerinindi. Peki ya Muhsine? Muhsine bekliyor muydu bunu, planlı mıydı?

Muhsinenin kulakları uğulduyordu. Dolmuşta yaşadığı o karmaşık duygu atağının benzeri bir şey yaşıyor, adını koyamıyordu. Bir elini istemsiz bir şekilde karnının üstüne koymuş, hala zihninde söyleneni anlamlandırmaya çalışıyordu. Anlıyordu; hamileydi. Karnında, bir yaşam büyüyordu. Anlıyordu ama anlamlandıramıyordu: Bu ne demekti? Ne demekti onun için? Onun hayatı için? Hele de boşanmaya karar verdiği bir adamdan çocuğu olduğunu öğrendiğinde, bu çocuğa, bu hamileliğe ne anlam vermeliydi? Anlıyordu, bundan sonraki hayatı boyunca hayatının bir parçası olacak, hayatının bir parçası olacağı bir can şekilleniyordu karnında. Sonsuza dek karnında kalmayacak, anne ve babaya ihtiyaç duyacak bir can şekilleniyordu. Ya babası? Babası bunu istiyor muydu?

“Anne,” dedi, “Anne, eve gidelim ne olur.” Doktor herhangi bir sorun olmadığını, bugün dinlenmesinin iyi olacağını, eğer kendisini kötü hissedecek olursa en yakın sağlık kuruluşuna başvurabileceğini belirtti. Muhsine kendisini iyi hissetmiyordu ama rahatsızlığı bedensel değilmiş gibi geliyordu. Annesi çıkış işlemlerini tamamladıktan sonra, birlikte bir taksiye atlayıp eve döndüler. Yol boyu hiç susmadılar ikisi de, birbirleri ile de hiç konuşmadılar. Yol boyu evler ve arabaların yanından geçtiler, insanların yanından geçtiler, yolların üstünden, bulutların altından, zamanın içinden birlikte geçtiler, ama birbirlerine hiç denk gelmediler. Annesi başka denklemlerin içinde hesaplar yapıyor, Muhsine başka senaryoların içinde her şeyi yeniden yeniden yazıyordu.

Eve döndüklerinde Hakkı Bey salonda oturuyordu, önündeki sehpanın üstünde Şerife Hanımın notunu görebiliyordu Muhsine ve Şerife Hanım. “Hoş geldin kızım!” dedi Hakkı Bey, Muhsine ilk kez ağlamaya başladı, eline sarıldı babasının, yanına oturdu, Hakkı Bey kolunu boynuna doladı, Muhsine alnı babasının yanağında, ağlayabildiği kadar ağladı. İkindi oldu, akşam oldu, kimse oturduğu yerden kalkamıyordu. Bir süre sonra, Muhsine artık ağlamayı bıraktığında, “İyi misin kızım?” diye sordu Hakkı bey, iyi olmasını ümit ediyordu.

  • Evet baba.
  • Nereden geldiniz Şerife?
  • Hastaneden aradılar, Muhsine’yi acile götürmüşler.
  • Annemi aramalarını istedim baba, Bekir’i arayacaklardı.
  • Bekir gelsin istemedim.

Neden diye kimse soramadı, Şerife hanım kalkıp mutfağa yemek hazırlamaya gidince konuşma noktalandı. Muhsine kalkıp annesine yardım etmek istediyse de annesi izin vermedi, hala bozmadıkları odasına gidip biraz dinlenmesini istedi. Muhsine zaten direnecek güce sahip değildi. Bir eli karnının üstünde, iki büklüm, ayaklarını sürüyerek salondan eski odasına gitti, yatağa uzanıp gözlerini kapadı.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu, odanın perdeleri kapanmamış camından içeri dışarıdaki sokak lambasının sarı ışığı süzülüyordu. Muhsine hafif hafif uyanmaya başlamış ama henüz gözlerini açmamıştı. Salonda çalan ev telefonun sesi uyanmasına yardımcı oldu. Belli belirsiz babasının sesini duyuyordu, o anda hatırladı kendi evinde olmadığını. Karnı aklına geldi, elini hemen karnına koydu, sanki uyurken karnını çalmış olabilirler gibi karnı yerinde mi diye bakıyordu. Nasıl olabilirdi bu, bir süredir hasta olmamıştı ama oldum olası düzensizdi zaten. Saat kaçtı? Bekir?

Biraz dinlenmiş, biraz kafasını uzun süredir meşgul eden, O’nu yoran bu konulardan uzaklaşmıştı. Ama birden sabah işe gitmemesine sebep olan, annesi ile konuşmasını gerektiren olayı hatırladı yeniden. Bekir…

Bekir neredeydi şimdi? Bu saate kadar Muhsine’yi merak etmiş miydi? Umursamış mıydı? Bebeği öğrense ne yapardı? Bebeği ne yapacaktı? Bütün bunlar beyninin içinde hareket ediyor, hepsi birer gürz gibi darbeler indiriyordu kafatasının duvarlarına. Bir elini karnının üzerinden çekmeden diğer eli ile alnını ovmaya başladı. İçeriden dışarıya çıkmaya çalışan basıncı gerisin geri yerine itmeye çalışır gibi ovuyordu alnını. Soruların çıkardığı gürültüden kapının açıldığını duymamış, fark etmemişti, annesi şefkatli ve kısık bir sesle “Kızım!” diye seslendi.

  • Anne?
  • Haydi gel bir şeyler yiyelim kızım.
  • Babama bir şey anlattın mı anne?
  • Yok kızım.
  • Anlatma anne şimdilik.
  • Ne biliyorum ki ne anlatayım zaten.
  • Hamile olduğumu söyleme anne.
  • Tamam kızım, haydi.

Muhsine annesine güvenebileceğini biliyordu, ama yine de uyarmak istemişti annesini. Daha kendisini bile alıştıramadığı bu konu, hele de Bekir’le yaşadıklarına bakılırsa, birileri ile paylaşılmaya hazır bir konu değildi henüz. Önce annesi ile Bekir konusunu konuşmalı, hamilelik kısmına sonra bakmalıydı. Yerinden yavaş yavaş doğruldu, başı dönüyordu hala. Sendeleye sendeleye, duvarlardan yardım alarak, önce ellerini yıkamaya gitti, ardından salona geçti babasının yanına. Annesi yemek masasını hazırlamış, babası her zamanki gibi koltukta oturmuş, sofraya davet edilmeyi bekliyordu. “Buyurun,” diye seslendi Şerife Hanım. Hakkı Bey, kızının önünden yürüyerek masanın ucuna geçti, Şerife Hanım ile Muhsine karşılıklı oturdular. Herkes sessizce yemeğini yiyor, salonda çıkan en ufak ses duyuluyordu. Şerife Hanım, Hakkı Beyin söze girmesini; Hakkı Bey, Muhsine’nin olanları anlatmasını; Muhsine, annesiyle yalnız kalmayı istiyordu. Kimse sessizliği bozmaya yanaşmadı, önce Hakkı Bey kalktı masadan, Şerife Hanımın ellerine sağlıktı, sonra Muhsine bıraktı yemek yemeyi, Şerife Hanım da devam edemedi. İkisi birlikte sofrayı topladılar, bulaşıkları yerleştirdiler, salonda koltuğa yerleşip çaylarını içmeye başladılar. Hakkı Bey “Allah rahatlık versin,” deyip odasına çekilince Şerife hanım konuyu açtı.

  • Kızım sen neden bugün bana geliyordun?
  • Anne…
  • Anne ben Bekir’le yapamıyorum artık.

Şerife Hanım boş boş ama uzun uzun baktı kızına, kim kiminle yapabiliyordu ki?! Neydi insanların birbirinde aradığı, neydi bulamadıkları? Ne zaman karar veriyorduk birisiz yaşayamayacağımıza, ne zaman karar veriyorduk onunla yapamayacağımıza?

  • Nasıl yani kızım, ne oldu ki?

Muhsine boş boş ama uzun uzun baktı annesine, ne olmuştu gerçekten? Neyi bulurdu insanlar birbirinde, neyi kaybederlerdi? Nasıl anlardık birisinin bizi tamamladığını, nasıl anlardık onun bizi eksilttiğini?

  • Öyle işte anne, O da beni istemiyordur.
  • Ne dedi ki?
  • Bir şey demesine gerek yok anne, eve gelmiyor, geldiğinde çıkıyor, iki yabancı gibiyiz evde. Ben yemek yapıyor, ev temizliyor, çamaşır-bulaşık yıkıyor, Bekir’i bekliyorum evde; O, gezip tozup otel gibi kullanıyor evi.
  • Çocuğu nasıl yaptınız kızım?!
  • ?!
  • Çok yeni hamilesin kızım, böyle söylüyorsun ama çocuk yapmışsın.
  • Bilmiyorum anne, anlamamıştım, fark etmemiştim. Keşke sorsaydım, keşke öğrenseydim, keşke farkında olsaydım zamanında. Nasıl bu kadar salakmışım? Herkes benim salaklığımı görmüştür, ben hariç…
  • Kızım açık açık söylesene, ne diyorsun sen.
  • Bilmiyorum anne, Bekir başka bir eve gidip geliyor her gün, bana yalan söylüyor, işi olduğunu veya arkadaşları ile buluşacağını söylüyor, ama bir eve gidiyor. Dün akşam kayınvalidemi de gördüm orada.
  • Kızım belki bir akrabası falandır.
  • Anne!

Muhsine işte bu yüzden bu konuyu hiç konuşmak istemiyordu. Muhsine’nin kafasında “acaba” yoktu, “Kadın bilir.” diyordu, “Kadın bilir. Belki erkek de bilir, bilmiyorum. Seven bilir diyelim, seven anlar, hisseder. Kadınlar daha iyi anlar bence. Neyse, beni sevmiyor, beni sevmek zorunda da değil, keşke bana söyleseydi, “Seni sevmiyorum Muhsine.” deseydi, kızmazdım. Belki biraz kızardım, üzülürdüm ama o kadar. Biterdi, saygı duyardım. Zorla evlenmedik ki! Sanki biraz zorla oldu aslında. Onu da zorladılar mutlaka, beni zorladıkları gibi. Aslında kimse açıkça bir şey demedi, ima ettiler, yakıştırdılar, ittiler, yönlendirdiler. Birbirimizi hiç tanımadan evlenmeye yönlendirildik. O yüzden kızmazdım çok, belki biraz. Keşke söyleseydi.”

Muhsine işte bu yüzden konuşmak istemiyordu insanlarla, sadece başladığı gibi bitirmek istiyordu. Ne oldu, neden oldu önemli değildi, olduydu, vardı, artık görmezden gelinemezdi.

  • Anne, bu seninle benim aramda kalacak, Bekir yoluna, ben yoluma. İlk fırsatta ona da anlatacağım. Zaten onun da istediği budur. Sen de uygun bir şekilde babama anlatırsın.

Şerife Hanım derin bir iç çekip önüne baktı bir yere odaklanmadan. “Babana anlatırım anlatmasına da, nasıl olur bilmem. Zamanında çok söyledim ben ona, dinletemedim. Akrabamız dedi, helal süt emmiş dedi, işi gücü var, hali vakti yerinde dedi, iyi bir aile dedi, sonradan severler birbirlerini dedi. Biz sevdik mi birbirimizi?”

  • Olur kızım.

Geceyi annesinin evinde, eski odasında geçirdi. Her şey iki sene önce bıraktığı gibiydi, resimlere baktı, defterlerini okudu, içinde en küçük bir sıkıntı olmadan derin bir uykuya daldı.

Sabah uyandığında bütün kapılar kapanmış açılmış, saat dokuzu biraz geçiyordu. Boş boş tavana baktı bir süre, elini karnının üstüne koydu, sanki oğlu oluyordu. Doğrulup ayaklarını yataktan aşağı sallayarak oturdu. Ofisi arayıp haber vermesi gerekiyordu. Salona girdiğinde annesini elinde şişleri televizyon karşısında buldu. “Günaydın”, annesi gülümseyerek karşılık verdi, yine dualar ediyordu demek ki. Telefonun ahizesini eline aldı, ezberden numarayı çevirdi, bir süre bekledi.

  • 27. noter ben Cemal, buyurun?
  • Alo, Cemal merhaba. Ben Muhsine.
  • Aa, merhaba Muhsine Hanım, biz de sizi arıyorduk şimdi. Merak ettik.
  • Cemal telefonu Murat Beye bağlar mısın?
  • Olur.
  • Alo
  • Alo, Murat amca?
  • Yok ben Cemal, telefon düşmüyor, meşgul noter bey. Siz bana söyleyin ben ileteyim isterseniz.
  • Olur Cemal, ben bugün de rahatsızım, gelemeyeceğim. Ama yarın mutlaka gelirim.
  • Tamam, geçmiş olsun.
  • Sağol.

Geri dönüp annesine baktı, Şerife Hanım bir yandan ilmek atıyor, bir yandan dua ediyordu. Göz göze geldiler, Muhsine, “Benim eve gitmem gerek,” der gibi baktı, Şerife Hanım gözlerini kırparak cevapladı. Kısa bir süre sonra kapı açıldı, kapandı ve Muhsine bir kez daha baba evinden ayrıldı.

Muhsine için Bekir'in gittiği evin ne olduğu, orada kimin olduğu artık bir şey ifade etmiyordu, hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren Muhsine’nin içine bir sakinlik yayılmış, göğsüne oturan o ağırlık, kaygı, belirsizlik ortadan kalkmıştı. İçinde bir can vardı artık. Bekir’in nereye, neden, kime gittiğini neden merak ettiğini de açıklayamıyordu şu anda. Artık hayat kendisi ve karnındaki bebekten ibaretti, geri kalanı Bekir’in kendi bileceğiydi.

Evden içeri girdiğinde ilk fark ettiği burayı hiç özlememiş olduğuydu. Ayakkabılarını yerleştirdi, üzerindekileri çıkarttı, önce mutfağa, sonra salona, sonra da yatak odasına yöneldi. Ev en son sabah kendi bıraktığı gibiydi, kimse buraya gelmemiş, burada kalmamış, en ufak bir değişiklik, en ufak bir iz yoktu. O burada yaşamasa bu evde yaşanmayacaktı demek ki. “Acaba,” dedi, “Acaba Bekir tutsak mı bu evde?” Bekir’in annesini yada işyerini aramaması, Bekir’in koca bir gün ve gece eve gelmeyen karısını merak etmemesi dikkatini çekti. İçinde, bir oluşup bir kaybolan, ince bir sızı hissetti, unutulmanın verdiği yakıcı bir acı… “Ölüm de bu işte” diye düşündü, “Unutuluyoruz, unutuldukça ölüyoruz.”

Dolabın üstünden küçük bir valiz indirdi aşağı, içine çok lazım olan birkaç parça eşyası, makyaj malzemeleri, takıları ile bir çift ayakkabısını düzgün bir şekilde yerleştirip valizi kapattı. Hiç acele etmiyordu, son birkaç haftadır yaşadığı heyecanı, gerilimi, kaygıyı düşündü bir an. Evi dağınık bırakmak istemedi, dağılan eşyaları, dolabı tekrar düzenledi. Kendisine bir kahve yaptı ve Bekir’in iş yerini aradı.

  • Bekir, merhaba. Bugün akşam iş çıkışında eve gelmeni istiyorum.
  • Ama ben-
  • Konuşmamız gereken önemli şeyler var.
  • Ama-

Muhsine bir onay beklemek yada karşılıklı konuşmak için aramamıştı, kararlıydı, kafasında uyacağı, uygulayacağı bir plan vardı.

Günü, hava biraz düzeldiği için, dışarıda geçirdi, düğünden beri bir gün izin kullanmamış, hafta sonu tatillerini çoğunlukla kayınvalidesi veye Bekir ile geçirmişti, uzun zamandır ilk defa sadece kendisine zaman ayırma fırsatı yakalamış, bebeğiyle birlikte uzun bir yürüyüşten sonra, eve yakın bir yerde bir limonata içmiş, ekmek arası köfte ve ayran ısmarlamıştı kendisine. Bekir’in eve gelmesine yakın o da eve döndü. Biraz heyecanlıydı, nerede oturacağını, neler söyleyeceğini, ne bekleyeceğini düşünüyor, zaman yaklaştıkça artan heyecanını bastırmaya, sakinleşmeye çalışıyordu. Mutfağa gidip bir bardak su alırken kapının sesini duydu, açıldı, kapandı, anahtarlar duvara asıldı. Mutfaktan sessizce çıkıp salonda yemek masasından bir sandalye çekti kendine, Bekir de geldi, iki eli belinde, salonun ortasında ayakta duruyordu.

  • Evet, dinliyorum.

Muhsine hemen cevap vermek istemedi, uzun zamandır ilk kez böyle görüyordu Bekir’i; meraklı, ilgisi Muhsine’nin üzerinde, dinleyen. Hoşuna gitmişti, biraz tadını çıkarmak istedi. Bekir’e bakmadan suyundan bir yudum içti, bardağı yavaşça masaya koydu, iki eli ile kavradı, parmaklarının arasında çevirdi, masaya doğru bir noktaya odaklanmadan bakmaya devam etti.

  • Muhsine?!

Bekir’in gerginliği sesine yansıyordu.

  • Evet, dinliyorum.

Kendini tutmaya çalışıyordu. Muhsine artık emindi.

  • Bekir, bugün evden ayrılıp ailemin yanına, kendi evime dönüyorum.
  • Ne demek şimdi bu?!
  • Bugüne kadar sabırla benimle konuşmanı, bana anlatmanı bekledim.
  • Neyi?
  • Ama sen beni aptal yerine koymayı tercih ettin.
  • Ya saçmalama!
  • Bana bir yabancı gibi davrandın, davranıyorsun. Ve ben her şeyi biliyorum
  • ?

Bekir’in yükselen nabzının sesi masadan sekiyor, Muhsine’nin gözlerinin önünde bir takla atıp havada dağılıyordu.

  • Şimdi şöyle yapacağız: Ben sakince çekip gideceğim, birbirimizden bir şey talep etmeyeceğiz, sen bir anlaşma hazırlayacaksın, tek celsede anlaşmalı bir şekilde boşanacağız. Ben kimseye bir şey anlatmayacağım, benimle senin ailen arasında kalacak, senin ailen de benim hakkımda ileri geri konuşmayacak. Bugün buradan giderken bu ev ve bu evde kalan her şey artık senin sorumluluğun.

Bekir hiçbir şey söylemeden öylece dikiliyordu. Anlayamamıştı ne olduğunu, tek düşündüğü nasıl olduğuydu, “Nasıl?” diyordu, “Nasıl öğrenmiş olabilir?”, aklına gelen ihtimalleri sıraya diziyor, bir yandan da Muhsine’nin dedikleri karşısında şaşkınlığa kapılıyordu. Muhsine her zaman çok naif, kibar, sakin birisi olmuştu, anlayamıyordu, “Nasıl?” diyordu, “Nasıl değişebilir?”

Muhsine Bekir’in kendi hamlesini planladığını anlayınca bu işi kısa tutmanın daha iyi olacağına karar verdi ve giyinip önceden hazırladığı valizini de alarak kapıdan çıktı. Olmuştu bu iş, çok rahatlamıştı, çok hafiflemişti, sokaklarda keşifler, takipler, nerede, kimle, hepsi bitmişti. Bekir salonun ortasında Muhsine’nin yarım bıraktığı suya bakıyordu. Burayı hiç düşünmemişti, ne olacaktı şimdi? Muhsine gitmişti, Muhsinesizdi.

O büyük yürüyüş, eve dönüş Muhsine’ye çok yaramıştı, babası biraz söyleniyor, pek Muhsine ile konuşmuyordu ama sorun değildi. “O da mahalle baskısı altında anne, boş ver.” diyordu Muhsine, kendisini baskı altında bıraktığı zamanlara atıfta bulunarak. İş yerinde de kendine gelmişti, insanlarla tekrar temas ediyor, ilişkilerini düzene oturtuyordu. Mutluluğu yüzünden okunuyor, etrafına ışıklar saçıyordu. Bekir durumu kabullenmekte güçlük çekse de mecbur kalmıştı, arada bir Muhsine’nin iş yerine gelip, insanların göreceği, duyacağı şekilde çirkinleşse de yapabileceği bir şey olmadığını anlamış, anlaşmayı hazırlayıp, başvuruyu yapmışlardı. Boşanmaları artık sadece bir detaydı.

Muhsine, artık eve gidip birilerine hizmet etmek zorunda olmadığı için, kendisine daha fazla zaman ayırıyor, gelirini kendi yönetiyor, ailesine destek olduktan sonra kalanları kendi kişisel ihtiyaçları, bebeğinin hazırlıkları ve biraz kendini şımartmak için harcıyordu. Önceleri biraz babasından çekinerek işten çıkar çıkmaz eve gidiyordu ama son birkaç haftadır artık onlar da biraz geç gelmesine, kendine zaman ayırmasına alışmışlar, yemeğe beklemez olmuşlardı. Muhsine, akşam canının ne istediğine o gün öğleden sonra karar veriyordu. “Sürpriz” diyordu soranlara, “Kendime sürpriz yapacağım, henüz bilmiyorum.” Bazen yol üstünde iniyor eve kadar yürüyordu, bazen bir parkta çay içiyor, bazen bir kitapçıda vakit geçiriyordu.

Evden ayrıldıktan yaklaşık iki ay sonra tek celsede boşandılar. Karnı hafiften belirgin hale gelmeye başlamıştı ama kimse henüz hamile olduğunu düşünmezdi. Arada işyerinden bazı kızların karnını okşamasından şüphelenebileceklerini düşünüyordu ama ne önemi vardı artık. Bekirle de bir bağı kalmayınca artık hep mutlu yaşacaktı.

Bir akşam iş çıkışı uğradığı kitapçıda kasıklarından yaşananlara dek…

Her şey birden olmuştu, cam kenarı bir masada seçtiği kitabı inceliyor, kahvesini yudumluyordu. Oldum olası çok sevmişti yazları ışıl ışıl, kışları sıcacık cam kenarı masaları. Birden çığlıklar duyuldu, herkes içeri doğru kaçışmaya, masalar devrilmeye insanlar birbirlerinin üstüne çıkmaya başlamıştı. Muhsine ne olduğunu anlamadı önce, ama bağırış ve hareketten paniklemiş, deprem olduğunu sanmış, herkesin aksine çıkışa doğru yönelmişti. İşte orada karşılaştı onunla, kim olduğunu bilmiyordu ama o gözleri asla unutamıyordu. Kapıda karşı karşıya geldiklerinde sadece gözlerine bakıyordu Muhsine, anlamıyordu ne olduğunu. Adam sol eliyle kavradı yakasından, kendine doğru çekti, ağzından çıkan pis kokulu nefes Muhsine’nin yüzüne vuruyordu. Hala anlamıyordu Muhsine, ne oluyordu? Bıçak üçüncü kez kasığından içeri girerken aşağıya bakabildi, pantolonuna yayılan kızıllığı, yere damlayan kanı gördüğünde çok geçti.

Uzun zamandır uyumadığı bir uykudan uyanıyordu, nasıl uyumuştu, ne kadar iyi uyumuştu. Yavaş yavaş gözlerini açmaya çalıştı. Odanın loşluğundan akşam üzeri miydi yoksa sabaha karşı mıydı pek anlayamadı. Tavanı görebiliyordu, hafifçe kafasını çevirdi, makineleri gördüğünde kasığındaki ağrıyı da hissetmeye başlamıştı. Diğer tarafta annesinin fısıldar gibi dua okuduğunu duyabiliyordu. Ona doğru döndüğünde Şerife Hanım ellerindekini koltuğun üzerine bırakıp yatağın yanına koştu. Kızı uyanmıştı.

  • Ne oldu anne, dedi zorlanarak.
  • Yok bir şey kuzum, geçti hepsi. Ben babana haber vereyim.

En son hatırladığı şey deprem gibi bir şey olduğu ve herkesin etrafa kaçıştığıydı. Göçük altında mı kalmıştı acaba? Ayaklarını oynatmayı denedi, bacaklarını hareket ettirmeyi denedi, kasıkları, özellikle sağ tarafı çok ağrıyordu. Elini karnına attı. İşte o zaman anımsadı son anlarını, vücudundan akan kanın pantolonunu ve yeri nasıl boyadığını anımsadı. Şakakları zonkluyor, dudakları titriyor, içinden dışarı doğru kabaran sıcak bir şeyler boğazında düğümleniyordu.

Hakkı Bey kapıyı çaldıktan sonra içeri girdi. Muhsine kıpkırmızı olmuş, sanki birisi, acıdan bağırırken sesi duyulmasın diye ağzını kapatıyormuş gibi yatakta çırpınıyor, başını bir sağa bir sola sallıyordu. Annesi hemen yatağın yanına yetişip kızının başını ellerine almış, babası ise kollarını tutuyordu. Bir yandan her ikisi de bağırıyordu, “Hemşire! Hemşire!” Hızla odaya gelen iki hemşireden birisi Muhsine’ye sakinleştirici bir ilaç yaptı, diğer yatakta Muhsine’yi sabitlemek için yardımcı oldu. Muhsine ilacın etkisiyle kontrolünü kaybetmiş, sakinleşmişti. Şerife Hanım kendini tutamıyor, kızın bu halleri karşısında iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Hakkı Bey odadan çıkmayı daha doğru bulmuştu. Hemşireler de Muhsine’nin uykuya dalması üzerine yatağını ve kabloları düzenleyip odadan çıktılar.

Muhsine ertesi güne kadar uyumuştu. Akşama doktor gelip durumunu anlattı, hayattaydı, tehlikeli bir durum yoktu, bebeği kaybetmişler ama zor bir ameliyatın ardından Muhsine’yi kurtarmışlardı. Birkaç gün daha hastanede gözetim altında kalması iyi olurdu. Yarından itibaren ziyaretçi saatlerinde ziyaretçi kabul edebilirdi. Sadece bir refakatçiye izin vardı, o yüzden babası ayrılacaktı. Sorusu var mıydı? Muhsine gözlerini boşluğa dikmiş, cevap vermeden dinliyordu. Sorusuna cevap almayan doktor durumu normal karşılayıp geçmiş olsun dileklerini iletip ayrıldı. Anne-kız başbaşa kalmışlardı. Annesi kızı kurtuldu diye seviniyordu, bayram ediyordu hatta, ama canı yanan kızının yanında pek belli etmiyordu. Allah’ın gücüne gitmesin, bebeği kaybetmesine sevinmemiş olsa da, üzülmemişti de. Ne yapacaktı bebeği zaten, çocuk mu bakacaktı tek başına? Daha çok gençti, Bekir denen hayırsız rahat bırakmazdı kızı çocuktan haberi olsa. Bunda da bir hayır vardı, elbet bir hayır vardı. Muhsine bir kendine gelsin, bunların hepsi unutulur giderdi.

Muhsine kendine geldi, eve döndü, işe başladı ama yaşadığı olayın şokunu atlatamadığı gibi ardından gelen kaybı da bir türlü unutamadı. Hareket eden, yaşamın içinde var olan bir beden vardı: Her sabah kalkıyor, işe gidiyor, eve geliyor, kapıları dinliyor ve aynı rutine yeniden başlıyordu, ama Muhsine yoktu. Kimseyle konuşmuyor, selamlaşmıyor, herkesten ve her şeyden tamamen uzak duruyordu. İş arkadaşları bebek meselesini bilmedikleri için durumu olayın şokuna verdiler. Herkes her zaman çok kibar ve anlayışlıydı, işlerin çoğunu Cemal yapıyor, arada bir bazı şeyleri kontrollü olarak ona bırakıyordu. Cemal Muhsine’nin yaşadıklarına üzüldüğünden değil, şu an yaşadıklarını anladığından, gözünü bir an bile onun üzerinden ayırmıyor, işlerde hata yapmaması için sürekli kontrol ediyordu. “Pek kendinde değil Murat bey, ama merak etmeyin ben her zaman yardımcı oluyorum ona.” diye koruyordu notere karşı. Cemal, sonuçta Murat beyin yeni gözdesiydi. Bir yandan masasında kendi işleri ile ilgileniyor, bir yandan sürekli Muhsine’yi izliyordu. İşlerin yoğun olduğu saatlerde Muhsine’nin masasının önüne “Kapalı” yazan bir karton koyuyor, Muhsine’den de, güya, yardım isteyerek ona oyalanacağı işler çıkartıyordu. Böylece önemli bir hata yapmasına engel oluyor, işlerin düzgün ve kazasız yürümesini sağlıyordu. Muhsine’nin yarası kabuk bağladıkça, Cemal’le iletişim kurmaya başlamıştı. Cemal ilk defa işe yarıyor, faydalı hissediyordu kendini. Her gün işyerinde Muhsine ile ilgileniyordu.

Henüz işe döneli birkaç ay olmuştu ki, bir gün haber vermeden işe gelmedi Muhsine. Cemal de iş arkadaşları da endişelendiler, Muhsine’nin evini aradılar. Annesi işte biliyordu. Muhsine’nin ailesi karakola giderken, Cemal de işyerinin etrafını aramaya başlamıştı. İki saat sonra bir durakta oturmuş, kendi kendiyle kavga ederken, devriye gezen polis ekipleri tarafından fark edilmiş, ilgili karakol tarafından geçilen anonsa istinaden duraktan alınıp karakola götürülmüştü. Birkaç gün evde dinlendi, iyi olduğunu iddia etti ama ailesi dışarı bırakmak istemiyordu. Bir gün Cemal Muhsine’yi ziyaret etti ve aileye onu durakta karşılamayı teklif etti. Istemeseler de Muhsine’yi eve bağlayacak halleri yoktu ya?!

Cemal’in koruyup kollayıcı tavrı aralarında özel bir ilişkinin doğmasına sebep olmuştu. Bu o kadar kendiliğinden gelişen, o kadar doğal, o kadar somut bir ilişkiydi ki, kimse yadırgamadı. Cemal Muhsine’yi sabahları yol üstünde karşılıyor, beraber fırına uğrayıp bazen herkes için, bazen kendileri için kahvaltılık bir şey alıyor, işyerine geçiyorlardı. Öğlen yemekleri, çay saatleri, küçük molalar, iş çıkışları derken bir yıla yakın bir zaman geçmiş, Muhsine biraz kendine gelmiş gibi görünüyordu. Oysa Muhsine’de iki şeyi kaybetmişti, birincisi zamanla ilgili algısıydı, her gün sadece bir gündü, kaç gün geçtiğini bilmiyor, bebeği hep o gün ölmüş gibi hissediyordu. Bu nedenle aslında yaşadığı şeyle ilgili acısı azalmamış, o acıyla yaşamaya alışmıştı.İkincisi bir amacı kalmamıştı, sadece “Neden?” diye soruyordu sürekli, amaçtan ziyade elinde bir soru ve bu soruya aradığı bir cevap vardı.

Cemal tüm bunların içinde hayatının rutinini kurabilmesi, içindeki ve zihnindeki ile uğraşırken fiziksel hayatı devam ettirebilmesi için bir palamar gibiydi. Cemal hem topluyor, hem yönetiyordu. Cemal hem saklıyor, hem koruyordu. Bu da Muhsine’ye içindeki fırtınanın dalgaları arasında özgürce boğuşmak için imkan sunuyordu. Cemal olmasa çoktan dağılıp giderdi.

Cemal’le de çok yakın arkadaş, çok samimi olmuşlardı dışarıdan. Durum noter beyin dikkatini çekti. Murat Bey, bir gün uygun bir zamanda Cemal’i odasına çağırdı ve hal hatır sorarken araya Muhsine’yi karıştırdı. Cemal’den somut bir şey öğrenmese de bu işin oluruna kanaat getirecek kadar çok düşündü üzerine, bir akşam Muhsine’nin babasını arayarak evlerini ziyaret etti. Hakkı Bey noteri kıramazdı kıramamasına ama bunun da pek oluru yok gibiydi, hem bakalım Şerife hanım ne diyecekti. Muhsine de pek iyi değildi hala, kendi kendine konuşuyor, yanlış otobüslere, dolmuşlara biniyor, evde ocağı açık bırakıyor falan filan işte, aklı pek başında sayılmazdı. “Olsun,” dedi noter bey, “Cemal iyi çocuk, iyi geliyor Muhsine’ye.” Hakkı bey noterden bir ricada bulundu, konuyu Muhsine’ye açmadan önce, Cemal’in babasına bir danışmak gerekirdi, sonuçta Muhsine bir evlilik geçirmişti, belki Cemal veya ailesi hiç evlenmemiş birisini isterdi. Orası artık noterdeydi, Murat Bey vakit kaybetmeden Cemal’in babasını da aradı, bir buluşma ayarladı. Cemal’in babası noter beye borçlu hissediyordu kendisini, liseyi bile bitirmemiş, hatta bitiremeyecek bir çocuğu alıp, yüksek olup mezunu ve iş sahibi yapmıştı, eğer Murat bey uygun görüyorsa neden olmasındı, Cemal’in de bir fikri almak gerekirdi. Murat bey o konuda da sorumluluk aldı, Cemal’le tekrar konuştu, olumsuz bir hava sezmeyince Hayrıbüyük ailesinden Şerife Hanım, Serter ailesinden Cemal’in babası, çocukları karşılarına alıp durumu konuştular, her ikisinden de onaylar alınınca, ertesi sabah Cemal Muhsine’nin, Muhsine Cemal’in yüzüne bakamadan işe gitti. Akşama kadar kaş altından süzmeler, köşelerden bakmalar, iş çıkışında Cemal’le Muhsine oturup birer çay içerken açtılar konuyu, sindi içlerine.

Muhsine çok heyecanlı değildi ama Cemal, sağ olsun, çok yanında durmuş, destek olmuştu son zamanlarda. Farklı bir yeri vardı artık Cemal’in Muhsine’de.

Cemal çok heyecanlı değildi, hayatın olağan akışında olması gereken bir şeydi. Yeni bir şey yapıyormuş gibi değil de, zaten yapması gerekeni yapıyormuş gibiydi.

Aileler aralarında görüştüler, ailelerin de onayıyla sade bir nikah yapılmasına ve ardından Cemal’lerin evin bahçesinde bir yemek verilmesine karar kıldılar. Kırk gün hazırlıklar yapıldı, ev bakıldı, eşya dizildi. Sonunda Muhsine ile Cemal evlendi, artık Muhsine, Muhsine Serter’di.

İki Serter aynı evde yaşıyor, aynı işyerinde çalışıyor, aynı minibüse biniyor aynı yemeği yiyorlardı. Günde yirmi dört saat, haftada yedi gün birlikteydiler.
Evliliklerinin henüz ikinci haftasıydı, bir noter çalışanı görüştüğü telefonu kapatıp hızla noter beyin odasına gitti. Noter bey ve noter çalışanı birlikte çıkıp Muhsine’nin masasına geldiler, sonra üçü birlikte Cemal’in masasının önünde durdular. Muhsine Cemal’in yanına geçti ve bir elini tuttu, Cemal, aynı lisede ders dinleyen haliyle, masayı çevreleyen misafirlerine bakıyor, ne diyeceklerini merakla bekliyordu. “Cemal,” dedi noter bey, “başın sağ olsun. Baban bugün kalp krizi geçirmiş, hastanede kaybetmişiz maalesef.”

Cemal hafif kilolu ve boyu ortalamanın biraz üstünde, zekaca çok da parlak olmayan bir çocuktu. Öğretmenleri ona “eblek” diye seslendiğinde bütün sınıfla birlikte o da gülerdi. Arkadaşlarına göre kalıplıydı ama kaba bir çocuk değildi. Kendisiyle dalga geçilirken bile sakinliğini koruyan, tepki vermeyen birisiydi. Okulun en cılız, en korkak çocukları bile yol ortasında, okul bahçesinde, koridorda, kantinde herkesin duyacağı şekilde Cemal’le dalga geçebilirdi, Cemal olumsuz bir tepki vermez, başkalarının utanacağı durumlara bile gülümser, hatta kendisi de dalga geçerdi. Bu yüzden herkes onun kalın kafalı bir aptal olduğuna emindi.

Noterde ilk işe başladığı zaman herkesi aptallığıyla etkilemiş, ama sonra gösterdiği gelişimle de şaşırtmıştı. O günden bugüne çok ilerlemiş, çok geliştirmişti kendini, çama bir özelliği değişmemişti: Cemal mecazdan anlamıyordu.

Ama Cemal bir insanı “kaybetmek” nedir anlıyordu.

Apar topar hastaneye gittiler, Cemal son kez babasını gördü, eş-dost-akrabaya, mahallenin imamına haber salındı, hazırlıklar için belediye arandı, kimse ne olduğunu anlamadan Cemal’in babası yıkandı, tabutlandı ve ebedi yolculuğuna uğurlandı. Mezarlıktan döndüler, tekrar başsağlığı dilemek, akşam cenaze evini organize etmek için komşu kadınlar Cemal’in annesini aradılar ama Cemal’in annesi evde yoktu. Soruldu etrafa, gören olmamıştı. Acaba mezarlıkta mı kalmıştı? Cemal bir komşularından birisiyle birlikte mezarlığa kadar gitti, etrafa bakında, babasının mezarını aynı gün ikinci kez ziyaret etti ama annesinden bir iz bulamadı. Geri döndüklerinde evin önündeki kalabalık yeniden artmıştı. Muhsine yanına geldi, elini tuttu, “Cemal,” dedi, “Annen yolda kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırmışlar.”

Cemal istatistikten anlamıyordu ama bir insanın her iki ebeveynini de peşpeşe ve kalp krizinden kaybetmesininin imkansızlığını anlıyordu.

Kaygı içinde, apar topar hastaneye gittiler, Cemal hemen annesini görmek istedi, ama bekleyecekti. Hala süren ameliyatın ardından doktor bilgi verecekti. Bekleme salonunda artık kirden ne renk olduğu belli olmayan bir bankın üzerine oturup beklemeye başladılar. Yaklaşık bir yıl önce Muhsine burada ameliyattaydı, aynı sebeple olmasa da annesi, babası kaygıyla bu banklarda oturuyordu. Şimdi Muhsine daha çok taze kayınpederinin cenazesinden taze kayınvalidesinin ameliyatına gelmiş, aynı bankta endişe ile bekleyen kocasının yanında oturuyor, ona destek veriyordu.

“Neden?” diye soruyordu Muhsine kendi kendine, “Neden ben? Neden beni buldu o adam, neden bana kıydı?” Kocasının yanında, kayınpederinin cenazesinden gelmiş, kayınvalidesinin haberini bekleyen üzgün ve endişeli bir eş gibi görünse de, Muhsine bir şey hissetmiyordu. Ölüme karşı duyarsız olduğu gibi, yaşama karşı da duyarsızdı Muhsine. Sadece günlük rutinleri yerine getiriyor, herkesi mutlu edecek kadar hayata tutunuyor, bunun dışında sürekli olarak içindeki dağınık yapbozun parçalarını topluyordu.

Saatler geçmiş, hastane tenhalaşmış, nöbetler devredilmiş ama hala annesinden bir haber gelmemişti. Cemal için saatler sonsuza giderken, Muhsine için bir dakika ile bir saat arasında fark yoktu, zamanla ilgili algısını yitirdiği için ne kadar beklediklerini anlamıyordu ama belli de etmiyordu. Cemal “Ben bir sorayım bakalım” diyerek Muhsine’nin yanında ayrıldı. Hemşire bir saniyesini rica etmiş, ameliyathane ile görüşüyordu. Telefonu kapattığında doktorun kendisini üçüncü katta bekliyordu. Cemal asansörleri akıl etmedi, merdivenlerden birer-ikişer çıktı yukarıya, doktorun karşısına çıkmak için nefesi topladı kapının önünde, kapıyı çaldı, içeri aldılar. Doktor elinde bir dosyanın üzerinde bir şeyler yazıyor, yanındaki birileri ile konuşup teyid alıyordu.

  • Sen hasta Serter’in nesisin?
  • Annem olur.
  • Başın sağolsun, maalesef anneni kaybettik. Bize geldiğinde çok zaman geçmişti, elimizden geleni yaptık.
  • ?!

Cemal istatistikten anlamıyordu, bir insanın hem annesini hem babasını birer gün arayla peşpeşe kaybetmesininin olasılığı bu kadar düşükken, bunu yaşıyor olmasını anlamıyordu. Bir gün önce babasının cenazesini teslim aldığı için, prosedürleri öğrenmişti; morga gidecek, oradan evrakları doldurup annesinin cenazesini teslim alacaktı. Önce giriş kata inip Muhsine’yi alması gerekiyordu. Asansörleri gördü, bir süre bekleyip gelen asansörle giriş kata indi, bekleme salonuna geldi ama Muhsine yoktu. Bir yere gitmiş olmalıydı, tuvalete mesela. Biraz bekledi Celal, Muhsine gelmedi, tuvaletleri buldu, seslendi, Muhsine yok; kafeteryaya baktı, Muhsine yok; bahçeye çıktı, Muhsine yok…

Hakkı Beyle Şerife Hanım evlerine dönmüşler, gece artık geç bir saat olmasına rağmen Cemal’in annesinin durumu hakkında bir bilgi almak için bekliyorlardı. Telefon çaldığında mutfağa gitmek için zaten kalkmış olan Şerife Hanım telefonu açtı.

  • Alo?
  • Şerife anne, ben Cemal.
  • Cemal, oğlum, iyi haberler inşallah?
  • Maalesef Şerife anne, annemi kaybettik.
  • Ahhh, ah, ah , ah! Başın sağolsun oğlum.
  • Sağol Şerife anne. Bir şey soracaktım?
  • Sor oğlum.
  • Anne, Muhsine orada mı?
  • Yoo!
  • Allah Allah! Anne burada da bulamadım, bir anda kayboldu ortadan.

Hakkı Bey evden hastaneye nasıl geldiğini bilmiyordu. Şerife Hanım telefonu kapatmış, Celal’in kaybını ve Muhsine’nin durumunu anlatmış, ihtiyar adam apar topar hazırlanıp yola çıkmıştı. Hastaneye geldiğinde Cemal giriş katındaki bekleme salonunda bir koltuğun ucunda oturuyordu. “Bulabildin mi Cemal?” diye sordu Hakkı Bey, Celal umutsuz bir şekilde başını salladı. Hastanenin güvenliğine gidip durumu anlattılar, hastane polisine bilgi verildi, karakola da gitmeleri gerekirdi. Gece ikiyi biraz geçe karakoldan içeri girdiler, kayıp ihbarında bulundular. Cemal hastanede, Hakkı bey evde beklemek için geri döndüler. Sabah dokuz civarında Cemal, Hakkı Beyleri aradı, hala yoktu Muhsine, saat on birde annesinin cenazesini aldılar hep birlikte, eş-dost-akrabaya, mahallenin imamına haber salındı, hazırlıklar için belediye arandı, kimse ne olduğunu anlamadan Cemal’in annesi yıkandı, tabutlandı ve kocasının bir gün önce kapanan mezarının yanında ebedi yolculuğuna uğurlandı. Cemal ağlayamıyordu, boğazı düğümlenmiş, beyni uyuşmuş, ne düşüneceğini bilecek bir halde değildi. Hakkı Bey Cemal’in koluna girip eve götürdü. Şerife Hanım, Hakkı Bey ve Cemal hep birlikte telefon bekliyor, ara ara Cemal başvuru yaptıkları karakola gidiyordu. Dokuz gün ne ses ne bir haber, Cemal ailesinin acısını bile yaşayamadan taze eşinin derdine düşmüş, bir an evvel bulunması için kayınvalidesi ile birlikte her gün dua ediyor, kayınpederi ile camiye gidiyordu. Nihayet dokuzuncu gün bekledikleri mutlu haber geldi, karakol Muhsine’nin Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yataklı serviste olduğunu belirlemişti. Hep birlikte bir taksiye atlayıp oraya gittiklerinde Muhsine’yi perişan halde buldular. Zayıflamış, solmuş, saçları kir içinde yatakta uzanıyordu. Elbiseleri çıkartılmış ve bir çöp poşetinde annesi teslim edilmişti. Hemşirenin dediğine göre yakınlarda bir parkta baygın bulunmuştu. Açlık ve susuzluktan halsiz düşmüş, serumlarla kendine gelirdi. Polislerin ifade işlemleri ve tutanakların imzalanmasından sonra odasına girmelerine izin verdiler.

  • Muhsine?
  • Anne?
  • Kuzum, sen nerdeydin?
  • İşteydim anne.

Herkes birbirine bakıyor, söylediği şeye anlam vermeye çalışıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde iyice kendine geldiğinde hiçbir şey hatırlamadığı, hatta kayıp olduğunun farkında olmadığı anlaşılmıştı. Ertesi gün hastanenin psikiyatri servisine alındığında neden hastaneden çıkamadığını, problemin ne olduğunu anlayamıyordu. Doktor kısa bir süre için burada tutmak ve durumu değerlendirmek istiyordu. Hakkı Beyi eve gönderip, Şerife Hanım ile Cemal yanında nöbet tutmaya başladılar. Dört günün sonunda doktor travmaya bağlı kısmi hafıza kaybı teşhisi koymuş ve ailede şizofreni öyküsü olup olmadığını sormuştu. Muhsine zaman zaman Bekir’le yaşadığını zannediyor, Bekir’in nerede olduğunu bulmak için dolaşıyordu. Çoğu zaman gerçekliğin farkında bile değildi, doktor kimsenin bunun farkında olmamasına çok şaşırmıştı. Daha uzun süreli gözlem ve teşhis ile tedaviye başlanabilmesi için düzenli olarak hastanede bulunması gerekiyordu. “Ancak Muhsine’nin şu anki durumunu da göz önüne alarak bu çok daha büyük bir problemi tetikleyebilir.” dedi doktor. “Bunu onun hayatının doğal akışı içinde yapmalıyız, zorlayıcı bir değişim yaşamamalı.”

  • Ama nasıl? dedi Cemal.
  • Bir şekilde onun buraya gelmesi için bir sebep bulmalısınız.
  • Anlıyorum ama ne?

Hakkı Bey, Şerife Hanım, Cemal ve Muhsine hep beraber eve döndüler. Araya hafta sonu girmiş ve Muhsine evde istirahat ediyordu. Cemal Pazar günü Muhsine’yi kendi evlerine götürdü. Pazar akşam ev telefonu çaldığınında Cemal sakin sakin konuşuyordu karşı tarafla.

  • Evet… Evet baba… Anlıyorum… Tamam… Peki… Evet… Tamam baba.

“Muhsine,” dedi Cemal, “annen çok hastaymış. Çok yoruldu son birkaç gündür olanlardan.” “Neyi varmış ki?” diye sordu Muhsine, “Bugün gayet iyiydi.”

  • Yok, hiç iyi değilmiş, yerinden kalkabilecek durumda değil diyor baban. Onlara gidelim, birkaç gün orada kalalım istiyor, ne dersin?
  • Bilmem ki, sen ne dersin.
  • Tabii ki gidelim, annenin desteğine ihtiyacı var sonuçta.

Böylece sonraki dokuz yıl bir daha uğramamak üzere evlerinden ayrıldılar.

Annesi iki hafta boyunca Muhsine için hasta oldu, bu arada Murat bey noterde işlerin çok iyi gittiğini, artık daha büyük bir yere ihtiyaçları olduğu için taşınmak zorunda olduklarını, Muhsine’yi de müdür olarak terfi ettirdiğini bizzat eve gelerek iletti. Muhsine için hiçbir şey ifade etmeyen gündelik şeylerdi bunlar, terfi için teşekkür edip sevinmiş gibi yaptı. Bir de artık müdür olduğu için her gün özel bir servis kendisini evle iş arasında taşıyacaktı.

Birkaç ay sonra alt kattaki daire boşalmış, Hakkı bey Cemal’e bu daireyi satın almayı teklif etmişti. Cemal istemeye istemeye kabul etti, işten ayrılmış, Muhsine’nin günlük bakımı için tamamen evde kalır olmuştu. Sabah erkenden Muhsine’yi alacak servis geliyor, Muhsine işe diye çıkıyor, öğlen civarı mesaisi bittiği için eve dönüyordu. Doktorun sabahları hastanede olmadığı günlerde Cemal veya annesi hasta numarası yapıyor, Muhsine için işten izin almak zorunda kalıyorlardı. Bütün gün gözünün önünden ayırmak istemiyordu Cemal. Artık herkesi kaybetmişti, geriye sadece Muhsine kalmıştı, ve olasılıkların ne kadar düşük olduğuyla ilgilenmiyordu. Aradan biraz zaman geçince herkes için rutin bu olmuştu. Cemal alt kattaki evin kapısını dışarıdan asma kilit ile güvence altına aldı, Muhsine’ye kot farkından dolayı orasının çok rutubetli ve küflü olduğunu söyledi, aparman görevlisi Hıdır beyi de sıkı sıkı tembih ettiler. Sonrasında üst kat ile alt katı bağlayan bir merdiven yaptırmışlar, artık iki daire tek aile gibi yaşıyorlardı. Zamanla Cemal hem evde kalabileceği hem de çalışabileceği bir yol aramaya başladı. Hakkı Beyin noterden gelen maaşmış gibi Muhsine’nin hesabına yatırdığı para ile bir bilgisayar aldılar, önce kaynak kitaplar, diskler; sonra CD’ler, DVD’ler derken Cemal İngilizce öğreniyordu. Murat beyin müşterilerinden, Muhsine’yi de tanıyan bir iş adamı, bir çeviri için Muhsine’yi arayınca, Muhsine kocasına ilk işini ayarlamış oldu.

Artık Cemal her gün olmasa bile ara ara çeviriler yapıyordu. Noterin ihtiyacı olan ve evden yapılabilecek işleri de Cemal’e vermeye başlamışlardı. Cemal sabah erkenden kalkar, rengi maviden yeşile çalmış, sünmüş kazağının kollarını biraz sıvar, çayını alıp bilgisayar başına geçerdi. Ahenkli bir şarkı gibi akşama kadar televizyondan gelen belli belirsiz bir ses, klavyenin tıkırtıları, mutfaktan gelen şıngırtılar, kızartma sesleri, çılan kapılar, kapanan kapılar… Muhsine çok alışmıştı artık bu ritmik ve birbirine eşlik eden seslere.

Sabah erken saatte açıl-kapan, babası namaza giderdi. Biraz daha sonra açıl-kapan annesi bakkala çıkardı. Yarım saat sonra açıl-kapan, annesi bakkaldan gelirdi. Bir açıl-kapan daha, babası namazdan dönerdi. Sonra akşama kadar başka açıl-kapan yok. Muhsine yatağında uzanır, açıl-kapanları sayar, rahat ederdi. Cemal’le ilişkili hiç açıl-kapan yoktu. Evlenmişler sonra zamanla Cemal dışarı çıkmaz olunca, alt katı satın alıp iki katın hollerini birbirlerine bağlayan bir merdiven yaptırmışlar, alt katın kapısını kilitleyip giriş-çıkış için sadece üst katı kullanmaya başlamışlardı. Bu simbiyotik yaşama zamanla o kadar alışmışlardı ki, iki ayrı evin her şeyi artık birlikte yürütülüyordu. Postacılar, kargocular, sayaç okuyucuları, kuryeler…