Ceyelan: Bir Zaman Kayması

15 Ocak 2018Yaklaşık 11 dakikalık okuma

Kaan, Atilla ve benim hakkımda bilmeniz gereken gerçek, belki de şu an için bilmeniz gereken tek gerçek şu: Bir zamanlar biz vardık.

Bugün bunun gerçekliği ile ilgili şüphelerim var ama şu anda konumuz bu değil. Üçümüz ile ilgili bir başka gerçek de bir kişinin daha bu grubun içinde olduğu. Bu bir gerçek ve bunu biliyor olmanıza ihtiyacım var. Bana inanmanız gerekiyor. Bir kişi daha bu grubun içindeydi ama bütünün bir parçası değildi.

Biraz kafa karıştırıcı olabilir, izah edeyim:

Ceylan, dördüncü kişi, her şeyi hemen her zaman birlikte yapan bu üçlünün tüm eylemlerinde yanındaydı ancak bu dört kişilik bir grup değildi. Grubun organizasyon şeması içinde erkekler birbirleri ile eş ve çok yönlü bir ilişki içindeyken Ceylan grubun her bir erkeği ile ayrı ayrı, birbirleri ile kesişmeyen bir ilişki içindeydi. Herkes her zaman bu durumun farkındaydı, hepimizin ortak, hayali bir arkadaşı varmış gibi…

Uzun zaman önce, henüz ortada hiçbir şey yokken, ben ve Kaan aynı işte çalışıyor ama birbirimizi tanımıyorduk. Sonra Atilla geldi, ama bu uzun zaman önceydi ve hala hiçbir şey belli değildi.

Sonra Ceylan geldi.

İşte zaman böyle başladı, o zaman var olduk.

Ceylan’ın olmadığı zamanları hatırlamıyordum. Sanki her zaman sadece onunla vardık. Onunla yaşadık, mutlu olduk, hayatta bildiğimiz her şeyi ondan öğrendik. Dördümüz birlikte çok önemliydik. Üçümüz bir grup, o da o grubun anlamıydı.

Ceylan ve Atilla yemekhanede denk geldi bana, sohbet ettik, çokça kahkaha, çokça rahatlama vardı masada. Ceylan ve Kaan iş yerinin önünde molada denk geldi bana, biraz dedikodu, biraz memleket meseleleri. Ceylan ve ben işyerinin arka sokağındaki kahvehanede denk geldik birbirimize iş çıkışı, bolca şaşkınlık ve tanışma.

- Seni gördüm de geldim, tek başıma girmem yoksa.

Beni “görmüş” olması, iki karşılaşmadan sonra beni görmüş olması bana başka türlü bir yaşam büyüsü katmış, uyandırmıştı beni, hayata gelmiştim. Bir-iki baktı etraf masalardan insanlar, kahvecinin çay isteğimize normal bir şeymiş gibi tepki vermesi gerginliği gidermişti. Sonra başka şeylerden konuştuk, Atilla geldi kahveden içeri. Ceylan onu da yanımıza aldı, Atilla da Kaan’ı aradı, böylece Ceylan’ın eseri bir grup yaratıldı.

Pazartesi’den Perşembe’ye, işyerine girmeden önce, çay-simit veya çay-poğaça kahvaltı yapmak için kahvehaneye uğranır, siparişler verilir ve Ceylan beklenirdi. Yine aynı günlerin iş çıkışı aynı kahvehaneye uğrar, birer yorgunluk çayı söyler ve dinlenirdik. Çay saatinde beraber sohbet eder, öğle yemeğinde dedikodu yapar, gün içinde ofisler arası gezerdik.

Hafta sonları kişiye özgüydü. Ceylan yoksa grup da yoktu, Ceylan varsa hepimiz bir arada idik. Bazı tuhaflıklarımız olduğunu biliyordum ama çok dert etmiyordum. Bazı akşamlar, herkes ayrıldıktan sonra, benimle yürürdü Ceylan, bazı akşamlar Kaan’la… Aslında “bazı akşamlar”, Kaan’ın erken gittiği akşamlardı. Diğerleri yanımızda değilken tuhaf şeyler söyler, kederlenirdi. Ben de ikimize ait bir sır sanır, diğerlerinden gizli tutardım bunu. Ama Atilla ile gitmezdi hiç…

Hafta Ceylan’la başlar, Ceylan’la biterdi. Sonra yeniden hafta başlar, yeniden sabah simitleri, öğlen yemekleri ve akşam çayları ile geçerdi hafta.

Zamanın başlangıcından bir süre sonra, yine çaylar geldi bir pazartesi, her pazartesi olduğu gibi, simitler dişlendi ve masada kalan kırıntılar izlenirken kahvaltı sonrası sigaralar yakıldı. Herkesin kafasında aynı soru vardı, dile gelmeyen ama masanın kirli kadifesine gözlerimizin yazdığı endişeli bir soru. Birkaç nefes daha aldıktan sonra Kaan dayanamadı:

– N’oldu, bugün Ceylan gelmedi?

Aralarında en küçükleri bendim, en tecrübesiz ve en aptal olanları da. Atilla en büyüğümüz, grubun içinde sözü en çok geçendi. Arada kalan ne kadar hak varsa, onlar da Kaan’ındı.

Atilla ve ben, sanki farkında değilmişiz de Kaan sorunca fark etmişiz gibi, önce Kaan’a sonra birbirimize baktık. “Gelir herhalde.” dedi Atilla;

– Geç kalkmıştır belki.

Üçümüz de bir süre sessiz ve hareketsiz kaldık. Herkes gözlerini belli bir noktaya dikmiş, düşünüyordu.

– Kalkalım, geç kalıyoruz.

Bana dönüp,

– Hesaplar sende, biz Kaan’la yürüyoruz yavaş yavaş, sen yetişirsin, dedi.

Kahvenin sobasının önünden geçip kapıdan dışarı çıkınca Kaan’ın koluna girdi. Kaçmasını engelleyecek gibi tutuyordu kolunu. Bir şeyler anlatıyordu. Hızlı bir şekilde hesabı ödeyip dışarı fırladım. Az sonra yanlarındaydım. Kahvenin önünden iş yerine doğru değil de, Ceylan’ın geleceği tarafa doğru yürüyüp, caddenin karşısına geçtik. Bir U çizip işyerine 5-10 dakika geç girdik.

Hepimiz farklı ofislerde çalıştığımız için birbirimizi sürekli görmüyorduk. O yüzden içimizden biri arada kalkar diğerinin odasına gelir, onu da ayartıp üçüncüyü ziyaret ederdi. O gün çay molasına kadar ben odamdan dışarı çıkmadım, diğerleri de bana uğramadı. Gözüm bilgisayar ekranında Ceylan’dan gelecek “Ben geldim.” yazan bir e-posta bekleyip durdum. Sanırım diğerleri de güzel haberin geliş anını kaçırmamak için masalarından kalkmadılar.

Çay molasında pek bir şey konuşmadık, yemek saatinde kimse yemekhaneye gitmedi. “Dışarıda çay-sigara içelim mi? Benim pek iştahım yok.” dediğinde Atilla, fark ettik ki bizim de iştahımız yok. Elde fincan işyerinin önüne çıktık. Herkes farklı bir yöne doğru bakarak çayını yudumladı. İçeri girdik, odalarımıza döndük, çalıştık. Akşam çıkışta kimse kahveye gitmedi, konuşmadan verilen bu karara uyarak evlerimize dağıldık.

İlk gece zordu, Ceylan duvarlarda koşturdu durdu. Çorba içtim, çay içtim, sosyal medyadaki iletileri içtim, haberleri içtim, saatleri içtim, yine de olmadı bir türlü. Sabaha kadar yorgan rahat etsin diye yatağa serilmiş bir örtü gibi bekledim. Sabah oldu, doğruca kahveye gittim.

Atilla ile Kaan simitleri söylemişler, çaylarına şekerlerini atmışlar, çay ve simit masada beklerken çıkıp kahvenin önünde birer sigara yakmışlardı. Yanlarına gelince bir sigara da bana uzattılar. Yaktım, derin bir nefes çekip yola baktım. “Nerede yahu bu kız?” diye sordu Atilla, Kaan ve ben “Nerede yahu bu kız?” der gibi baktık.

O hafta böyle geçti, her gün aynı rutin… Kaan ve Atilla erken, ben biraz sonra kahveye varıyor, önünde birer sigara içiyor, sonra “Belki işyerine gitmiştir.” diyerek kendi odalarımızdan önce onun odasının yolunu tutuyorduk.

Yaptığımız iş pek zeka gerektiren bir iş olmadığı için dalgınlığımız bir sorun çıkartmadı. Sadece Kaan birkaç kez şefinden, bir kez de bir müşteriden azar işitti, o kadar. Benim işim onlarınkinden daha basitti: Gelen müşteriden belgeleri al, eksik var mı diye kontrol et, eksik varsa iade et, eksik yoksa bir dosyanın içine düzgün bir şekilde yerleştirerek şefin masasına onay için götür, önceden götürülerek onaylanmış dosyayı al ve bekleyen müşteriye iade et. Bunun için üniversite okumuş olduğuma hala hayıflanırım.

Hafta sonu geçti. Ertesi hafta kahvenin önüne aynı sıra ile vardık. Ceylan’ın eksikliğini umursamadan sokak kendi hay huyuna devam ediyordu. Ancak bu sefer sigaralara uzanmadan:

– Artık bakalım bu kıza, dedi Atilla.

Kaan ve ben onayladık. Simidi, çayı masada öylece bırakıp işyerine vardık. Atilla insan kaynaklarına, Kaan ofis arkadaşlarıyla konuşmaya, ben de bütün cesaretimle masasını kontrol etmeye gittim. Üzerinde çalıştığı son evraklar masanın üstünde düzgün bir şekilde duruyordu. Kendisi mi düzenli bıraktı, yoksa akşam biz çıktıktan sonra odaları temizleyen görevliler mi masayı düzenledi bilemedim. Sonra bir sancı çöktü içime. Ceylan nasıl biriydi? Düzenli mi, dağınık mı? Beraber olduğumuz anlardaki seçimleri ve ortak tecrübelerimiz dışında bildiğimiz bir şey yoktu. Cep telefonu neden yoktu? Nerede oturuyordu? Kiminle yaşardı? Hangi üniversiteden mezundu? Nasıl sormamıştık bütün bunları!

Atilla ve Kaan da elleri boş geldiler benim odaya. Kimsenin Ceylan’la ilgili bir bilgisi yoktu. “Ceylan düzenli birisi midir?” diye sordum.

– Tabii ki, dedi Atilla.

– Yok ya, diye tepki verdi Kaan.

Aynı kişi ile aynı anda arkadaş üç kişiden üç farklı cevap: Evet, hayır ve bilmiyorum.

O gün insan kaynaklarına tekrar gittik birlikte. Kaan dışarıda kaldı, insan kaynakları, Ceylan’ın iş başvurusu sırasında verdiği telefonu aradı, numara kullanıma kapalıydı. Adresi sorduk, istemeye istemeye verdi insan kaynaklarındaki iki kişiden daha kıdemli olan.

Hepimiz aynı arabada, direksiyonda Kaan, işten erken çıkıp Ceylan’ın ev adresini bulmayı denedik. Atilla’nın elinde telefon, haritaya bakıyor, ama Kaan’a bir şey söylemiyordu. Önce semt değişti, sonra ana caddeden çıkıp bir mahalleye girdik. Bir sokağın girişinde durduğumuzda heyecandan dizlerim titriyor, soğuk soğuk ter döküyordum. Heyecandan dişlerim birbirine vuruyordu. Kısa bir sokak olduğu için yolun başında arabayı bıraktık. “No 16” diye talimat verdi Atilla. Tamam… No 16! Sokağın başından başladık bakmaya, no 2, 4… 14. Sokak bitti! Üçümüz de şaşkın şaşkın birbirimize baktık önce, mantıksız bir durum vardı bu işte. Adres, no 16 dediğine göre, biz gözden kaçırmış olmalıydık. Baştan sona, sondan başa tekrar baktık. Belki sokak bu kadar değildi, belki sokak burada bitmiyordu. Sokağın sonundan sağa döndük, bir ev sonra tekrar sağa dönüp paralel sokağa girdik, ama girişte başka bir sokak adı yazıyordu. Geri dönüp sola dönsek gideceğimiz tarafa baktık. Aynı şey, başka sokak ve yeni bir numara sırası… Olmadı. Adresi bulamadık. Aynı sokakta bir saatten fazla dolaştık, ilerideki bakkala sorduk, adresi yine bulamadık.

Artık mahallenin abileri, ablaları meraklı bakışlar atmaya başlamıştı ki aramayı bıraktık. Yoktu işte, bu numarada bir ev yoktu. Arabaya binip dönerken kimsenin ağzından tek kelime çıkmadı, Kaan sırayla bizi evlere bıraktı.

Sonra hayatın rutin işleyişi içine yeni bir eylem girdi: Beklemek. Bir süre kahvede bekledik, bir süre iş yerinde bekledik. Bir süre birlikte, bir süre ayrı ayrı bekledik. Evlerimizde, berberde, filmlerin içinde, reklam aralarında, sırasıyla geçen dini ve resmi bayramlarda bekledik. Seçimler geldi, oy kullanma ve düğünlerde takı ve duraklarda otobüs sırasında bekledik. Ellerimizi kirletirken, ellerimizi temizlerken bekledik.

Birkaç kez tekrar arayarak bekledik.

Olmadı.

Ceylan, günler birbirine eklenirken gizemini korudu. Başlarda Ceylan’ın yokluğu gizemini korudu, nerede ise bir yıl sonra artık Ceylan’ın varlığını sorguluyorduk. Böyle işte, bu şekilde yaşamımızın görünen kısmından Ceylan’ın izleri silindi.

Ben işten ayrıldım, Kaan terfi etti, Atilla evlendi. Önce birbirimizle daha az zaman geçirmeye başladık, sonra özel günlerde telefonlaştık, bir süre sonra yeni arkadaşlarımıza eskileri birer anı olarak anlatmaya başladık.

Birkaç yıl sonra artık kimse kimsenin aklında yoktu. Yeni işime yakın olsun diye yeni bir ev kiralamış, kahvaltı için yeni yerler, hafta sonları için arkadaşlar, gün içinde yapılacak yeni alışkanlıklar bulmuştum.

Kahvaltı için yeni bulduğum yerde kahvaltı saatini değerlendiriyordum ki, nazik bir ses “Merhaba!” dedi. Kalabalık salonda bir masayı tek başıma işgal ettiğimden birisi oturmak için izin isteyecek sandım. Otomatik “Buyurun, tabii!” demek üzere sese dönmüştüm ki, ağzım açık kaldı.

Etten, kemikten gerçek mi gerçek bir Ceylan, bir elinde siyah çantası bir elinde güneş gözlüğü, kafası hafif sağa yatık, “Bakalım tanıyacak mısın?” bakışı ile karşımda duruyordu. Ne ağzımı kapatabildim, ne ayağa kalkabildim. Şaşkınlıktan ne bir şey diyebiliyordum, ne hareket edebiliyordum.

Çağıl çağıl bir ırmak gibi, yüksek bir sesle ve aralıksız konuşarak karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Zarif ve alışkın hareketlerle elindeki çantayı yanındaki sandalyeye, güneş gözlüğünü masaya yerleştirdi. Tüm bu hareketleri yaparken düz siyah saçlarını bir o yana bir bu yana sallayıp, başının pozisyonuna göre yüzünü kapatmasına engel oluyordu. Bir yandan da neşeli bir şekilde konuşmaya devam ediyordu. Garson geldi, sesi ile benim arama kolunu sokup, beyaz tabakta bir porsiyon börek ile bir bardak çay bırakıp çekildi.

Nasıl sustum, nasıl sustum… Onu bekler gibi ağır ağır sustum.

İlk kez gelmediği o Pazartesi hiç olmamış, gelmemiş değil, aradan yıllar geçmiş değil gibi konuşmaya devam etti bir süre. Ne konuştu, ne kadar konuştu bilmiyorum. Sağ elimde çatal, sol elimde her lokmadan sonra ağzımı sildiğim peçete, soğuk soğuk terler dökerek sustum. Heyecandan dişlerim birbirine vuruyordu. Sonra masaya iki kişi geldi, onlarla selamlaşmak için benimle konuşmasına ara verdi. Konuştular, anlaştılar, sandalyeye bıraktığı çantası ile masadaki gözlüğünü alıp ayağa kalktı. Eğilip yanağımdan öptü, diğer iki kişi ile birlikte dışarı çıktı.

Gitti.

Bir süre o şekilde bekledim… Kendime gelmem birkaç bardak çay aldı, börekler masada kaldı. Kalktım, ne yaptığımdan bihaber alışkın adımlarla yola çıktım. Bulduğum ilk sakinlikte Kaan’ı aradım. Cevap veren olmadı. Atilla’yı aradım, sonra iş yerini aradım. Cevap veren olmadı. Evini aradım, eşi orada olduğunu söyledi, ama telefona gelemezmiş.

O an anladım, Ceylan vardı, buradaydı ve Atilla da farkındaydı.

Sonra Kaan canına kıydı.

Atilla şehirden ayrıldı.

Kent ve ben baş başa kaldık, içinde bir yerlerinde Ceylan’la karşılaşma olasılığıyla… Biriken onca soru ve bilinmezliği cebime doldurup…