Dönüş
23 Ocak'ta sanık sandalyesine çıktım. 24 Ocak'ta Uğur Mumcu öldürüldü. 25 Ocak'ta Ankara'dan ayrıldık.
Sırasıyla önümden geçiyor yolun beyaz çizgileri. Yanlışlıkla elim değiyor, aracın sileceklerini çalıştırıyorum, kuru camın üzerinden gıcırdayarak kayıyor silecekler. Doğu sakin bir şekilde yan koltukta oturuyor, önümüzde giden aracı takip eden dört araçlık konvoyun birinci aracıyız. Doğu ile aynı şeye mi bakıyoruz bilmiyorum, ben kendimi tutamayıp bir görünüp bir kaybolan beyaz çizgileri sayıyorum; 1, 2, 3…
23 Ocak'ta karakolda ifade verdim, aynı gece savcı ifademi aldı. Ertesi gün savcı mahkemeye sevk etti, sanık sandalyesine çıktım, davacı ortalıkta yoktu. "Ceza davası bu" dediler, "O takip etmezse biz ederiz" dediler, davanın peşine koca bir devleti verdiler. 24 Ocak'ta Uğur Mumcu öldürüldü, "İhanet" dediler, "Terör" dediler, arkasına koca bir devleti verdiler. Onlar koca bir kirli örgüttüler, koca bir devlet arkasına düştü, 25 yıl oldu, hüküm yiyen yok. Zanlı bile yok. Bir kişi idim, koca bir adliye, kolluk kuvveti, savcısı, hâkimi peşime düştü. "Basit yaralama"dan 1,5 yıl talep edildi. Mahkeme ileri bir tarihe ertelendi.
Şimdi bir cenaze arabasının arkasında Ankara'dan İstanbul'a yoldayken ölümü ve ölümün ardını düşünüyorum. Ölenlerin listesini yapıyorum, bir görünüp bir kaybolan beyaz çizgilerle eşleştirerek. O bir türlü bitmeyen liste, bu uzun yolun geçmesi için iyi bir uğraş. "Biliyor musun?" diyor Doğu, "Dün bunu düşündüm, bununla ilgili ..." Pek dinleyemiyorum. Suskun, listeyi uzatmaya devam ediyorum.
26 Ocak, ön ameliyat… 27 Ocak, ameliyat iyi geçmiş. 28 Ocak, ilk görüş, 29 Ocak, ilk yemek birlikte… 5 Şubat, hastaneden çıkış; 15 Şubat, doktor kontrolü… Sonra o da öldü. Tek arkadaşım. 16 Şubat'ta, doktor tarafından onaylanmış iyileşme sürecinin ilk gününde.
Küçük bir kasisten geçmek için yavaşlıyor cenaze arabası. Ben de hafifçe frene dokunuyorum, yola biraz daha yükleniyor araç, yol ve araç birbirlerine tutunuyor, biz de yavaşlıyoruz kasisten geçerken, emniyet kemeri memelerimin arasına bastırıyor. Doğu'nun gözleri hala aracın ön camından cenaze arabasının far ışığı altında aydınlanan kısmına sabitlenmiş. Bir an bana doğru bakacak, aracı kullanma şeklimi eleştirecek diye geriliyorum. Göğsüm emniyet kemerine bastırıyor.
- Meliha, diyor Doğu, ama arkasını getirmiyor.
"Evet, Meliha ben, buyurun Doğu bey?" demek geçiyor içimden, cevap vermiyorum, söze devam edecek, bölmek istemiyorum.
İkimiz de yolu izlemeye devam ediyoruz. Aracın dörtlüleri yanıyor, çıkarttığı tik takların beni artık çok rahatsız ettiğini fark ediyorum. Müzik açabilirim, ama açamam da aynı zamanda, bir cenaze aracını takip ederken, bir ölümün hemen ertesinde müzik dinlenmez. Ama Doğu sustuğu ve tik taklardan artık çok rahatsız olduğum için yapacak bir şey arıyorum. Çizgiler bir görünüp bir kayboluyor. Benim tarafımdaki camı aralıyorum biraz, rüzgârın aralıktan içeri girerken çıkarttığı ses boşluğu dolduruyor.
Aklıma geliyor bir başka kayıp. 2 Mart, kar durmuş, yere yayılmış beyaz örtü donmuş. Yürürken katır kutur ses çıkarıyor yolda, yine bir cenazedeyiz. Ceketimin yakasını ayazdan korunmak için yukarı kaldırıyorum, mezarlığın bulunduğu açık araziden bize doğru esen rüzgârda ceketin yakası ile kulaklarım arasından sızan ayazın çıkardığı ses kulaklarımı dolduruyor. Önde konuşulanları duymuyorum, sonra o kadar üşüyorum ki, bir şey dinleyecek halim kalmıyor. Teyzemi mezarına yerleştirip dönüyoruz.
- Meliha, diyor tekrar Doğu. "Efendim Doğu, efendim! Ne diyorsun?" demek geçiyor içimden. Sesimin alacağı tondan çekinip susuyorum. Bir an için sayı saymayı bırakıp ona doğru dönüyorum. Doğu bana bakmıyor, dudakları kıpırdadığı için bir şeyler söylediğinden eminim. Ancak ne dediğini duyamıyorum. "Bilmiyorum" diyorum soruyu ya da söylenenleri duymadan.
Geçen yıl 24 Nisan'da Bursa'da kaza yaptık, aracı bir elektrik direğine çarptık. Ben ön camdan dışarı fırladım, Doğu açılan hava yastığı ve direksiyon ile koltuk arasında sıkıştı. İtfaiye aracı kesip onu kurtarırken, ben ve arka koltukta oturan oğlum ambulansla hastaneye gittik. 25 Nisan'da yatağımdan kalkamadığım için sedye ile getirdiler cenazesini odama. Bensiz gömdüler, bir kere bile gidemedim mezarına. Bir daha uzun yolda Doğu araç kullanmadı, o yüzden bugün ben kullanıyorum.
Ocak ayındayız, ayın 25'i, adım Meliha, İstanbul ile Ankara arasındaki yolda bir cenaze aracını takip ediyoruz. Bir ölünün peşinden geri dönüyoruz. Yolun beyaz çizgileri bir görünüp bir kayboluyor. Aracın dörtlülerinin yandığını bildiren tik taklar geliyor kulağıma. Bunları biliyorum, ama bunlar işe yarar, önemli bilgiler değil. Bu benim hayatım değil, başkalarının hayatlarının bir parçası olarak, verilen kararların, gelişen olayların yönlendirmesine bağlı olarak ilerliyorum. Bugün ise kılavuzum bir cenaze.
Önemli şeyleri bilmiyorum işte, o kadar bilmiyorum ki, kafamda hangi sorular var onu dahi anlayamıyorum. Soruların olmayınca bileceğin bir şey de olmuyor, bildiğin şeyler olmayınca zaman da olmuyor, hayat hikâyende ilerlemiyorsun. Yol akıyor, sen aynı "an" içinde asılı duruyorsun. Başkalarının anları seni bir yerden bir yere götürüyor, geri getiriyor, hareket ettiriyor.
9 Mayıs, aramızdaki tartışma büyüdü ve Doğu kalkıp bana bir tokat attı. 10 Mayıs, boşanma davası açtım. Dava 4 ay sürdü, ikinci celsede boşandık. Kızımın velayeti bana verildi. Doğu evden ayrıldı. Tam bir yıl sonra 1 Mayıs'ta aynı grubun içinde birlikte slogan attık. Akşam dışarıda birer bardak çay içtik, eve gittik. 9 Mayıs'ta eve geri taşındı. Ayrıldık diye kimse ölmediği gibi tekrar bir araya geldik diye de bir şey olmadı.
1 Nisan, oğlum doğdu; 1 Haziran, kızım doğdu; 3 Ağustos, ben doğdum. Doğu'nun doğumu benim kişisel tecrübem değil, onun rivayeti.
Bu sıralamaya göre oğlum ve kızım benden büyük.
- Mesaj atmışlar, ilerideki dinlenme tesisinde durup mola verecekmişiz.
Tamam Doğu, bir mola iyi olur. Yeni hastalandım, bir tuvalete uğramam gerek zaten. Öndeki aracın da dörtlüleri yandığı için dönüş sinyali vermesi mümkün değil, dikkatle takip etmem gerek. Araya biraz mesafe koyuyorum, birazdan cenaze arabası otobandan ayrılıp dinlenme tesisine doğru dönüyor. Sırayla yan yana park ediyoruz. Kapılar açılıp kapanıyor, herkeste bir sessizlik, konuşmamak üzere gizli bir anlaşma uygulanıyor. Doğu kapıyı açınca dışarısının ne kadar soğuk olduğunu hissediyorum. Doğu kapıyı kapatınca içerisinin ne kadar ıssız olduğunu… Üşüsem de çıkmaya karar veriyorum, uzun zamandan sonra bir konu hakkında karar vermiş olmak küçücük, anlık bir mutluluk duygusu veriyor.
Aracın arka koltuğundan çantamı alıp, cenaze arabasının arkasında bekleyen grubun yanından dinlenme tesisine doğru ilerliyorum. Doğu grubun içinde, erkek grubunun bir parçası olarak orada kalıyor. Oysa Doğu'nun o grubun doğal bir parçası olmadığını, onlarla bir arada kalırken, onların sohbetlerine eşlik ederken zorlandığını biliyorum. Yine önemsiz şeylerden birisi, anlamsız bir bilgi, bir sorunun cevabı olmayan bir bilgi işte…
Dinlenme tesisinin bilgilendirme yazılarını okuyarak tuvalete doğru yöneliyorum. Şu an burada olan herkes birer yolcu. Bir yerden bir yere hareket ediyor, kendi zaman akışları içinde akıyor. Yemek yiyenler, hediyelik eşya alanlar, çay içenler, cep telefonları ile meşgul olanlar, herkes bu binanın çatısı altında aynı sebeple birleşmiş. Tümünün ayrı ayrı olan "an"ları kesişmiş. Yine de o kadar geçici ve yüzeysel bir kesişme ki, tesisin içini tıka basa dolduran yalnızlık duygusunu ortadan kaldırmıyor.
Tuvalet musluklarından birinin önünde durup ellerimi yıkamaya çalışıyorum. Su çok soğuk, hava gibi, ellerim gibi… Daha çok üşüyorum. Ellerimi yıkamaya biraz ara verip aynadaki görüntüme bakıyorum. Şimdi, şu anda, şurada… Başımı öne doğru eğip alnımı yansımamın alnına dayamak, biraz baş başa olmak istiyorum ama lavabolara destek olsun diye konan mermer o kadar geniş ve ben o kadar kısayım ki aynaya erişemiyorum. Lavabo taşından çok morg taşı gibi duruyor zaten. Keşke uzanabilsem kendime, şöyle kısa bir an öylece kalsak. Lavabodan sıçrayan su gömleğimi ıslatıyor. Doğu'nun ablası az ileride bana bakıyor, verdiğim arayı bitirip, aynadan geri çekilip ellerimi soğuk suyun altına sokuyorum.
Herhangi bir yıl... 11 Eylül... İzmir otogarında indim. Eski otogardan üniversiteye doğru giden bir otobüse bindim. İnerken valizimi otobüste unuttum. Cüzdanım, param ve üniversiteye kayıt için gerekli belgelerim valizin içinde kaldı. Cebimde kalan son para ile 3 günü o otobüsün ve valizin peşinde geçirdim. 15 Eylül'de babam bankaya tekrar para yatırdı, 17 Eylül'de kimlik ve diğer belgeleri hazırlamak için memlekete geri gittim. 21 Eylül'de İzmir'e geri geldim, kayıt işlemlerimi bitirdim. Yurttaki ilk gecem, 28 Eylül, yurt koridorunda adımın anons edilmesi ile bölündü. Telefonda karşı komşumuzun sesi babamın acile kaldırıldığı haberini verdi. 1 Ekim'de babamın hastalığı için yola çıktım, 2 Ekim'de cenaze törenine katıldım. Memleketten bir daha ayrılmadım. Ekim boyunca, taziyeye gelenlerden kalan bulaşıkları soğuk suda yıkayıp gizli gizli ağladım.
Geri dönüyorum, kalabalığın içine. Aç olup olmadığımı soruyor Doğu, bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum, insan bir cenazenin peşinde iken aç olup olmadığını bilmiyor. O kadar çok yaşadım ki bunu... Doğu bir şeyler yemem için ısrar ediyor. Benimle ilgilenmek istediği için değil, o erkek grubundan, eleştiri almadan, uzak kalmanın en kolay yolu olduğu için benimle ilgileniyor. Son iki yıldır ilgilenmediği kadar çok ilgileniyor benimle. Dinlenme tesisinin içinde herkes birbirini rahatça görebiliyor, bakmasa da görebiliyor.
6 Kasım'da aradı Elif, "Anne, ben hastaneden çıktım şimdi." dedi, ağlayıverdi birden.
Doğu elimi tutuyor, diğer elime sıkıştırdığı tosta bakıyor bir yandan. Bir süre elimde duruyor tost, molanın bittiği söylendiğinde bir peçeteye sarıp çantama koyana kadar tosta bakmaya devam ediyor. Sanki tuttuğu benim elim değil, tostun eli gibi. Tesisten çıkıp araçlara gidiyoruz tüm cenaze takipçileri, kimseyi tanımıyorum. Kim kimdir bilmiyorum. Yavaş hareket ediyorum, diğer araçlar beni bekliyor bir süre, sonra cenaze arabasının uzaklaştığını, benim acele etmediğimi görüp sırayla yola çıkıyorlar. En son ben çıkıyorum otoparktan.
Doğu düşünceli görünüyor, sormak istemiyorum bir şey, çünkü gerçekten merak etmiyorum, öyle bir soru yok zihnimde. Ama bir soru beklediğini de biliyorum.
6 Kasım'da aradı Elif, "Anne, ben hastaneden çıktım şimdi." dedi, ağlayıverdi birden.
16 Kasım'da üniversiteye gitmeyi bırakıp yanımıza döndü İstanbul'a. Birlikte hastanelere gitmeye başladık. Bir kere alışverişe beraber çıkmamış, bir kere dışarıda zaman geçirmemiş, bir kere ortak bir plan yapmamış olmamızdan mıdır nedir, hastane gezdik bir zaman. 5 Aralık'ta Ankara'da bir hastaneye yönlendirdiler bizi. Ankara'da gezdik bir süre de.
Cenaze aracını göremiyorum artık, sadece önümdeki aracı takip ediyorum. Önümdeki aracın hep aynı araç olduğundan da emin değilim. Sonuçta hepimiz o cenaze aracının son durağının neresi olduğunu biliyoruz. Yine bir sorunun cevabı olmayan bir bilgi, bir işe yaramıyor tabii. Doğu yolla ilgilenmiyor, ben arada solumdaki camı açıp ses yapıyorum sessizliği bozmak için, dörtlüleri de kapatınca iyiden iyiye sessizliğin içine battık.
- Meliha.
- Efendim Doğu?
- Ben ayrılmak istiyorum. Bitirmek istiyorum artık bunu.
İki yıl sürdü hastane gezmelerimiz Elif ile, ilk 6 ay kanser teşhisini kabul etmedik tabii, hastaneler ve doktorlar kötüydü. Sonra kabullendik, Ankara'da tedaviye gittik. 2 ay ara ile doktorun davetine uyduk, bugün onun önde benim arkada gittiğim yolu iki yıl boyunca her iki ayda bir yan yana gittik geldik. Son gelişimiz oldu bu yan yana, şimdi arkalı önlü dönüyoruz.
Kabullenmemiz altı ay, ölmemiz 2 yıl sürdü, adım adım.
Bir anın içinde asılı kaldık birlikte, sonra o hem bu dünyadan hem asılı kaldığımız o andan ayrıldı, bense oraya hapsoldum.
Sabah son kez nefes verdiğinde yanımda bulunan doktorla konuştum, bir süre sakince sakince konutum, sonra kendini kaybetmiş halde konuştum, sonra doktora saldırdım diye alıkoydular beni.
23 Ocak sabahı Elif de gitti.
23 Ocak öğleden sonra karakolda ifade verdim, aynı günün gecesi savcı ifademi aldı. Ertesi gün savcı mahkemeye sevk etti, sanık sandalyesine çıktım, davacı ortalıkta yoktu. "Ceza davası bu" dediler, "O takip etmezse biz ederiz" dediler, davanın peşine koca bir devleti verdiler.
- Olur Doğu, dedim. Olur, ölecek değiliz ya.
Bir kişi idim, koca bir adliye, kolluk kuvveti, savcısı, hâkimi peşime düştü. "Basit yaralama"dan 1,5 yıl talep edildi. Mahkeme ileri bir tarihe ertelendi.
Elif önde, ben arkada, Doğu başka bir hayatta, dönüş yolu başladı.
Tekrar bir görünüp bir kaybolan beyaz çizgileri sayıyorum; 1, 2, 3…