Bonsai
Girerken
Andaç; yüzünü ekşittiğinde yüzü ekşiyen bir eşe,
dudağı titrediğinde ömrü tükenen bir anaya,
bir yeri ağrıdığında Kaf Dağı’nı dolanan bir babaya,
varlığının yarısını adadığı dünyalar güzeli bir kız çocuğuna sahip olabildi bir süre…
Babasından önce öldü…
Andaç birçok şeyi anlamadan öldü:
Neredeydi yârin yanağı örneğin,
Örneğin kendi bir an bile durmazken bu hayatta,
Birileri nasıl oluyordu da hiçlikten bir yaşamak var ediyordu?
Susmasa ne olurdu Andaç?
Konuşsa ne olurdu?
---
Titriyor elleri şimdi ıslak ve soğuk kaldırımda…
1. Andaç geliyor sona doğru
“Oldu artık.” diye düşündü, yapacak bir şey yoktu. El mahkumdu, bu işten başka çaresi yoktu. Yarım yıldır işsiz gezerken her gün biraz daha tükenen umut, eve her dönüşünde yaşadığı utanma, kaçınma eşinden… Okunmuş okullar, saklanmış diplomalar, sabıka kayıtları, mülakatlar ve her gün biraz daha tükenen umudun yanında büyüyen geçim derdi. Her şeye evet diyebilir, söylenen her şeyi kabul edebilir durumda iken geldi bu iş önüne. Kabul etti ve tabii ki edecekti. Çünkü Rabia…
“Canım Rabiam, nasıl da mutlu olur şimdi… Islansam da olur.”
Eve ekmek götürmenin, bir şişe bulaşık deterjanını alırken dakikalar boyunca fiyat etiketlerine bakmamanın, markete girmeden önce ne alması ve ne almaması gerektiğinin listesini yapmamanın nasıl bir şey olduğunu unutmak üzere iken geldi bu iş önüne. Kabul etti ve tabii edecekti. Çünkü Nergis…
“Canım Rabiam, nasıl da mutlu olur şimdi… Islansam da olur.”
Parkasının şapkasını takmadı başına, bugün her şey olabilirdi, ıslanmak da helal, kuru kalmak da…
Günlerdir eve dönerken önünden geçip sırasına girmediği dolmuş durağına yöneldi. Sanırsın dünyaları kazanmış, o yüzden paraya kıyıp dolmuşla dönecek eve, evin önünde inecek dolmuştan. Yeni aldığı arabasını ilk kez evdekilere göstermek için evin önüne park etmiş gibi inecek dolmuştan. Rabia anlayacak, o kısacık boyunun imkan verdiği en yüksek yerine yaslayacak başını Andaç’ın göğsünde.
Ah ne güzel sarılır Rabia sarıldığında…
Sonra gözlerinin içine bakar gibi bakacak, bir şey arar gibi değil. Rabia öyle bakar, göz bebeklerine bir şey değdi sanar Andaç. Böyle acıtır gibi değil, deler gibi değil; hamam sonrası rahatlığı gibi, ıssız bir yerden bir şehri seyretmenin verdiği mutluluk gibi, dost gibi bakar Rabia. Yüzünüze bakmazken bile size bakar Rabia, o yüzden sarılacak, öyle kalacak o kısacık boyunun imkan verdiği kadar.
Ah ne güzel sarılır Rabia.
Dolmuşta direğe sarılan parmaklarına baktı. Ellerinin iriliğine, parmaklarının eğriliğine, direğin doğruluğuna… Hayatta hep doğruluğa sarıldı o eller. Arada sırada ak etine Rabia’nın.
“Direğin doğruluğu… Direk… Dolmuş işte… Aklına getirme şimdi öyle şeyler.”
Henüz bir yere gitmeyen dolmuşun içinde beklerken, anılar etrafında uçuştu. Basit, samimi, sıcak anılar. Rabia’nın teriyle, tuzuyla, aklığıyla dolu anılar…
“Direk… Dolmuş… Aklına getirme şimdi öyle şeyler.”
Parkasının eteği ile kabaran erkekliğini perdeledi.
Dolmuş biraz öksürdü, ara ara durdu soluk almak için. Her duruşunda bunu fırsat bilen birileri daldı içeri, ite ite sürüklediler arkaya doğru Andaç’ı. İtelenmek kaderi gibi… Sorgulamadı dolmuşun en arkasındaki yerini. İnsanların izin verdiği kadar camdan dışarı baktı, ineceği yeri kaçırmamalıydı. Dolmuş bir daha durdu, Andaç insanların iznini sordu, o yabani bedenini kendisinden beklenmeyen bir incelikle sıyırıp insan yumağının arasından kapıyı buldu.
İndiği gibi eve baktı.
Perde kıpırdadı.
Rabia üç şey yaptı: Kapıyı açtı, Andaç’a baktı, küçücük bedeniyle kocaman sarıldı.
“Oldu Rabia”, dedi, “Bu sefer oldu. Yarın başlıyorum. Güvenlik oldum artık bir fabrikada.”
Rabia başka bir şey yapmadı bir süre, öyle kaldı o kısacık boyunun imkan verdiği kadar.
2. Ne yapsın Rabia?
Hızlı hızlı yürürken, bir yandan kucağındaki çocuğun üstünü kapatmaya çalışıyordu. Rabia ve küçük Nergis, sabah Andaç çıktıktan sonra çıktılar yola. Çarşıya gidip düğünden kalan tek bileziği bozduracaklardı. Biraz alışveriş, sonra akşam yemek hazırlığı, ardından hep birlikte yemek. Andaç gelmeden her şey hazır olsun istiyordu.
Kaldırımın kenarında durdu. Nergis’i indirdi kucağından, yola baktı biraz. Yağmur suyu yerdeki tozla karışmış çamur olmuştu bütün asfalt. Ayakkabılarına baktı sonra, eski püskü, yaşını bırakın, defalarca silindiği için bile iyice yıpranmış ayakkabıları çamur içindeydi. Karşıya geçti Nergis’in elinden tutarak. Kuyumcunun önünde durdu bir süre. Ayakkabılarına baktı, kuyumcunun parmak izi bile bulunmayan camındaki yansımasına baktı sonra. Kaptığı gibi Nergis’i, hızla kaldırımdaki kalabalığı yara yara yol boyu yürümeye başladı. İlk sokaktan içeri girip, bir kez daha sağa döndü. Camiinin bahçesine girip şadırvana yöneldi. “Dur burada” dedi Nergis’e, en kolaydaki çeşmeyi açtı, akan suda ellerini ıslatıp ayakkabılarını yıkadı. Hep yıkanırdı Rabia, pürü paktı. Aldırmadı ayaklarının ıslanmasına, Nergis’e baktı. Çocuklar kolay üşür, kolay hastalık kapardı. Kaptı tekrar Nergis’i.
Kuyumcunun açılan kapısı tepedeki çıngırağı şıngırdattı. Herkes kapıya bakarken, kuyumcunun ilgilendiği müşterinin arkasındaki yerini aldı. Sıraya girerdi Rabia, kibardı. Sıra kendine gelince boyunun elverdiği kadar yukarıda tutup kafasını, bileziği adama uzattı. Adam aldı, baktı, tarttı, hesap makinesinde bir şeyler yaptı. Ne dese Rabia için bir şey fark etmeyeceğinden uzatılan parayı aldı. Nergis’e baktı. Kuyumcudan çıkarken kapı çıngırağı tekrar şıngırdattı.
Hızlı hızlı yürürken, bir yandan kucağındaki çocuğun üstünü kapatmaya çalıştı. Pazara girdi, tezgahlara uğradı, sebze – meyve topladı. Nergis’e simit aldı Rabia. Pazar, market, kasap, bakkal derken zaman aktı. Evin yolunda şarkı söylediler, Nergis’e doydu. En azından Nergis’in hatırladığı buydu.
Kayınpederi açtı kapıyı, Nergis dedeye gitti, Rabia mutfağa. Sebzeler, etler, ateş, elektrik süpürgesi, kirli kap-kacak, kirli giyecek… Akşam oldu Andaç gelecek.
Kısa boylu, sessiz, narin bir kadındı; yılların sonunda herkes için Rabia’ydı.
Kafesinde hür hissettiği bir dünya, başka ne yapsın Rabia?
3. Baba
Andaç’ın babası çok babacan bir adamdır. Herkesi sever baba; gelinini, torununu, evin önünde yatan boşluğu… Hepsini ayrı sever Sadık amca.
Andaç’ın titreyen ellerini avuçladı, soğuktan sandı önce.
Gür bıyıkları ıslandı.
Sadık amca çok babacan bir adamdır, herkes sever Sadık amcayı; gelini, torunu, evin önünde yatan boşluk… Hepsi ayrı sever Sadık amcayı, ama oğlu bir başka…
Yalnız kaldığından bu yana, oğlu ve geliniyle yaşar, Nergis için yaşar. Mübarek günlerde cemaate uyar, diğer günler evin bekçisi, Nergis’in kardeşi, Rabia’nın yardımcısı, mahallenin Sadık amcasıdır.
Titreyen ellerine baktı bir süre, ellerin küçüklüğüne, parmakların eğriliğine.
Kır sakalları ıslandı.
Sadık amca çok babacan adamdır, yıkıldı.
Herkes sever Sadık amcayı; gelin, torun, sokakta köpek, mezarlıkta güvercinler ve yol sormak zorunda kalan mahallenin bütün yabancıları.
Hepsi ayrı sever Sadık amcayı, ama oğlu daha bir ayrı.
4. Ferdi bey
Fabrikanın kapısına park eden araçları çektirmekten büyük keyif alır Ferdi bey, arabasını içeri alabilecek olsa bile alamaz gibi yapar, girişi engelliyor gibi davranır. Arar bir çekici, çektirir oradan.
Ferdi bey fabrikasından gurur duyar. El emeği göz nuru neticede, çalmadan çırpmadan. Babadan kalma bir şey olmadan, tamamen kendi emeğiyle var etmiştir. Küçücük bir atölyeden koskoca bir fabrikaya kolay gelmemiştir. Yıllarca dört çocuğu, karısı, metresi, akrabaları hep bu fabrikadan beslenmiştir.
Ferdi bey çocuklarından gurur duyar. El emeği, göz nuru neticede, sadece kendisi yapmıştır. İki çocuk karısından, iki çocuk metresinden, dördü de birbirine benzer, hepsi çok efendidir, zekidir. Çocukların özelliklerinin birbirine benzemesi de kendinden olduğunun delilidir.
Ferdi bey arabasından gurur duyar. Alman malı da olsa, bu ülkede bu araca binmek bir ayrıcalıktır. Hele de bu kadar güzel bakılmış olması kendisinin özel bir sahip olmasının bir kanıtıdır. El emeği, göz nuru neticede, sadece kendisi yapmıştır. Her ay bir kere yaptığı bakımları için evin garajında saatlerini harcamış, kaportasına cila yapmak için onlarca alet ve kimyasal almıştır.
Ferdi bey evlerinden gurur duyar. Birisi el emeği göz nuru kesin. Karısının yaşadığı iki katlı evi temelinden badanasına kendisi yapmıştır. Diğeri de sayılır el emeği göz nuru, işinden kazancıyla almıştır metresine. Bir yılda politik yakınlıkla aldığı ihaleler sayesinde zenginlerin safına geçince kendi karar vermiştir bir ev alıp ikinci ailesini yerleştirmeye.
Ferdi bey adaletli birisi olmasından gurur duyar. Karısı da metresi de sürekli eleştiriyor olsa da pek kafaya takmaz.
Ferdi bey adından gurur duyar. Soyadını pek kullanmaz, resmi kâğıtlarda soyadını görünce biraz sinirlenir.
Ferdi bey işte, gurur duyacak kadar yaşamış, başarmıştır.
5. Bonsai
Küçükken Nergis, her şeyin bu derece büyük olmasına şaşardı.
İlk defa üniversitenin kütüphanesinde gördü o bodur ağacı. “Nedir bu?” diye sordu genç kütüphane görevlisine, alımlı alımlı. “Alıç ağacı” dedi genç adam ayrı bir eda ile… Şaşırdı Nergis, bir alıç ağacı nasıl olur da böyle annesi kadar olur, hem de bir saksının içinde. Genç adam tane tane anlattı, “Bonsai derler bu sanata. Bu için ustası, sıradan bir ağacı yıllarca özenle budar, şekillendirir. Yıllar sonra böyle minyatür bir ağaç yapar. O da sarılır hayata, boyunun yettiği kadar”.
Anlamamıştı Nergis, binlerce kilometre uçabilen, ağaçtan ağaca gezip şen şakrak öten kuşları küçücük bir kafese tıkmak gibi, görünmeyen bir kafes içinde tutmak bir ağacı…
Küçükken Nergis, her şeyin bu derece büyük olmasına şaşardı.
Sadık dedesinin büyük burnuna, gür bıyığına, kocaman kafasına bayılırdı. Annesi ile eve gelince açılan kapıdan o kocaman kafa, kocaman gözleri ve kocaman gülüşü ile görününce eve geldiğini anlardı. Kocaman öperdi dedesi, kocaman gülerdi, Nergis şaşardı.
Babasının kocaman ellerine, evin önündeki kocaman sessizliğe, akşamları kocaman gelen sofraya şaşardı.
Kocaman şaşardı Nergis.
Babasının, güvenlik işine başladığı dördüncü gün, o yağmurlu havada bile pırıl pırıl olan Alman malı arabanın altında kaldığında hissettiği kocaman boşluğa şaşardı.
0. Denklik
Ferdi bey fabrikanın bahçesine park ettiği arabasının içine bindiğinde, her zaman ilk olarak yaptığı şeyi yaptı: bir sigara yakıp, radyoya uzandı. Her zaman büyüklüğünden, temizliğinden ve kendisi gibi olmasından gurur duyduğu Alman malı arabasını fabrikaların arasında uzanan ıslak yola doğru sürdüğünde, kapıdaki güvenlik görevlisinin ayakta kendisine asker selamı verdiğini umursamadı.
Andaç yeni işine gitmek için bindiği otobüsün fabrikalar bölgesinin girişindeki son durağına yakın ayağa kalkıp düğmeye bastı. Direğe, direğe sarılan parmaklarına, parmaklarının eğriliğine, direğin doğruluğuna baktı. Doğru adamdı Andaç, son durak bile olsa “duracak” düğmesine basardı.
Rabia ne yapsındı, Sadık baba ve Nergis evin içinde koştururken sıraya dizdiği ev işlerinin başındaydı.
Ferdi bey hızla döndü son virajı, sigarasından bir nefes daha çekip vitesin yanındaki küllüğe uzandı.
Andaç kaldırımsız yolda otobüsten fabrikaya doğru yürüyüşünde hayatındaki son adımlarını teker teker attı. Rabia sarıldı mı ne güzel sarılırdı.
Son adımı havada kaldı.
Ferdi bey küllüğü tutturmak için uğraştı, Alman malı arabasının sağ farı çarpmanın etkisiyle çatladı, sağ lastik bir şeyin üstünden geçip araba havalandı, sigaranın ucundaki kül dağılmadan döşemede yuvarlandı. Ferdi bey öfkeyle frene bastı, araba ıslak asfaltta bir miktar kaydı.
Sadık amca, Rabia, Nergis otobüsle geldiler olay yerine.
Rabia geride kaldı. Sadık amca ileri gitti.
Andaç’ın asfaltta titreyen ellerine baktı kalabalığın arasından, Ferdi beyin gurur duyduğu ayakkabılarının yanından. Soğuktan sandı Sadık amca.
Nergis çok şaşırdı. Kocaman araba, kocaman adamlar, kocaman kalabalık, kocaman fabrikalar, kısacık bir hayat…
Bir kapının üstündeki bir çıngırak şıngırdadı.
Nergis ayakta kaldı kocaman adamların yanında.
Rabia sarıldı, boyunun el verdiği kadar…